Güncel

Showing posts with label Kanser. Show all posts
Showing posts with label Kanser. Show all posts

Kanser hastaları için yeni umut

Written By THA on Wednesday, 6 November 2013 | 21:16

Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde uygulanmaya başlanan ve kanser hastalığında yeni bir tedavi yöntemi olan IORT (İntra Operatif Radyoterapi) uygulaması, kanser hastalarına umut ışığı oldu.

Beyoğlu Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreterliği'nden yapılan açıklamaya göre, ABD ve Avrupa'nın pek çok ülkesinde kanserli hastaların tedavisinde kullanılan IORT, Türkiye'de 3 merkezde uygulanırken, bu sistemin kullanıldığı ilk kamu hastanesi ise Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi oldu.

Başta meme kanseri olmak üzere uygun olgularda (mide, akciğer, karaciğer) kullanılan, kanser hastalarının daha erken ve daha başarılı bir şekilde tedavi edilmesini sağlayan IORT, 11 Ekim'den itibaren Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde öncelikle meme kanserinin tedavisinde uygulanmayabaşlandı.

Hastaneye, her yıl meme kanseri şüphesi ile başvuran yaklaşık 20 bin kişiden bin civarında kadına, kanser tanısı konuyor ve uygun tedavi yöntemleribelirlenerek güncel tedavi protokolleri kullanılıyor.

Çağdaş tıp tedavisi gerçekleştiren ülkelerde yaygın olan IORT, kanser tedavisinin cerrahi yöntemle birlikte önemli bir parçası olan ışın tedavisinin ameliyat sırasında dokuya doğrudan uygulanması şeklinde yapılıyor. Öncelikle kanser olan doku, cerrahi yöntem ile çıkarılıyor. Yüksek riskli bölge ışın tedavisi için hazırlanıyor. Hasta anestezi altındayken açık bölgeye radyasyon onkoloğu ve medikal fizik uzmanları tarafından gerekli doz hesabı yapılarak IORT uygulanıyor. Işın verme işlemi bittikten sonra yara kapatılarak ameliyat tamamlanıyor.

RADYOTERAPİ AMELİYATTA BAŞLIYOR
IORT tedavisi, radyoterapiye daha ameliyat devam ederken başlandığı için kanserin lokal yinelenmesi riskini önemli ölçüde azaltıyor ve ardından yapılacak olan diğer tedavi seçeneklerinin yararını arttırıyor. Bunun yanı sıra hastaya ameliyat sonrası yapılacak radyoterapi tedavisinin süresini azaltırken, kişinin daha erken bir şekilde normal yaşama dönüşünü sağlıyor.

Açıklamada görüşlerine yer verilen Beyoğlu Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreteri Güven Bektemür, dünyadaki en son tedavi yöntemlerini uygulayarak hastaları en iyi, en doğru ve en hızlı şekilde tedavi etmek istediklerini belirterek, "Bu sebeple de kanser hastalığında en güncel tedavi yöntemlerinden biri olan ve Türkiye'de sadece 3 merkezde yapılan IORT'u Ekim ayı itibarıyla Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde hastalarımızın hizmetine sunduk. Tıp bilimindeki tüm gelişmeleri yakından takip ederek yeni tedavi yöntemlerini hastanelerimizde en hızlı şekilde uygulamaya koyuyoruz. IORT tedavi yöntemi de şu an İstanbul'daki kamu hastanelerinden sadece Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde uygulanıyor" ifadelerini kullandı. (Sabah)

Kahve, karaciğer kanseri riskini azaltıyor!

Written By THA on Friday, 1 November 2013 | 01:07

Amerikan Gastroenteroloji Birliği’nin resmi klinik uygulama dergisinde yayınlanan yeni bir araştırmaya göre kahve, en sık görülen karaciğer kanseri türü olan “hepatoselüler karsinom” (HCC) riskini azaltıyor.

Araştırmaya göre, günde üç bardak kahve tüketimi, karaciğer kanserine yakalanma riskini yüzde 50’nin üstünde azaltıyor.

Amerikan Gastroenteroloji Birliği’nin resmi klinik uygulama dergisi olan “Klinik Gastroenteroloji ve Hepatoloji”de yayımlanan meta analiz, kahvenin insan sağlığı üzerindeki olumlu etkisini bir kez daha kanıtladı.

Araştırmaya göre, dünyada en sık görülen 6’ncı en sık ölümle sonuçlanan 3’ncü kanser türü olan karaciğer kanserine karşı, kahvenin risk azaltan önemli bir etkisi var. Karaciğer kanserinin ana türü olan ve dünyadaki vakaların %90’ından fazlasını oluşturan HCC’ye yakalanma riski, günde üç bardak kahve tüketenlerde yüzde 50 daha az.

Araştırma sonuçlarına dönük olarak İtalya’dan Istituto di Ricerche Farmacologiche “Mario Negri” epidemiyoloji departmanı ve Università Degli Studi di Milan klinik bilimler ve halk sağlığı çalışanı, yazar Dr. Carlo La Vecchia şunları söylüyor: “Araştırma, kahvenin başta karaciğer olmak üzere sağlığımız için yararlı olduğu ile ilgili geçmişteki iddiaları onaylamaktadır. Kahvenin karaciğer kanserine karşı olumlu etkisi, kahvenin bu hastalık ile ilgili risk faktörü olan şeker hastalığını engellemesi veya siroz ile karaciğer enzimleri üzerindeki olumlu etkisiyle açıklanabilir”. (Milliyet)

Kanserde bir iyi haber daha

Written By THA on Tuesday, 20 August 2013 | 14:20

İngiltere’deki Sanger Enstitüsü bilim insanları, kansere neden olan 21 hücre mutasyonunu tespit etmeyi başardı.

Araştırmacılar, daha önce morötesi ışınlarının ve sigara içmenin hücrelerde tümör oluşumuna yol açan mutasyonlara sebep olduğunu bildiklerini, ancak ilk kez bunun dışında da spesifik mutasyon tiplerini kayda geçirdiklerini açıkladılar. 21 mutasyonun sebebi bulunabilirse, kanserin oluşma nedeninin daha net anlaşılacağı ve tedavi üretim sürecinde hız kazanılacağı belirtildi. (Hürriyet)

Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!

Written By THA on Monday, 29 April 2013 | 16:08

Mine ŞenocaklıBitkisel ilaçla tedavi uzmanı Dr. Ümit Aktaş’tan çok tartışılacak bir iddia:

Kanser çağımızın vebası. Ama bana göre kanserden daha büyük bir problem var; kanser hastalarına uygulanan kemoterapi tedavileri. Pek çok insan bu yüzden ölüyor!

Söyleşiden çıktığımda tek bir soru vardı kafamda, “Ben bu meseleyi yazıya nasıl dökeceğim? İnsanları paniğe sürüklemeden nasıl anlatacağım?” Söyleşiyi yaptığım doktor, Türkiye’de fitoterapi, yani bitkisel ilaç tedavisi üzerine uzmanlaşmış altı doktordan biri; Dr. Ümit Aktaş... Çok kısa süre önce ‘İlaçsız Yaşam’ adlı kitabı çıktı ve ben de o kitabı okudum. Kitabın sonunda bir hastanın sorusuna verdiği yanıt bu söyleşiyi yapmamın temel sebebi oldu. Soruyu soran hastaya pankreas kanseri teşhisi konmuş, tedavi önerisi ise ameliyat, ardından da kemoterapi... Hasta ameliyattan değil ama kemoterapiden korkuyor ve soruyor; “Kanseri yenmenin başka bir yolu yok mu?”

Aktaş’ın verdiği yanıt pek çoğunuza iddialı gelecek, aynen şöyle: “Size kanser teşhisi konulması, kanser hastası olduğunuz anlamına gelmez. Beklemek ve izlemek gerekir. Kaldı ki pankreas kanseri olsanız bile bitkisel ilaçlarla tedavisi mümkün, ameliyata da, kemoterapiye de gerek yok.”

Boşuna mı acı çekiliyor?

Bu beni hem şaşırttı hem umutlandırdı ama bir o kadar da şüpheye düşürdü. Onca insan boşuna mı acı çekiyordu? Bu kadar doktor yanlış tedavi mi uyguluyordu? Mutlaka yanıtlarını öğrenmem gerekiyordu, zira ben de eriyen pek çok insan görmüştüm kemoterapi tedavisi sürecinde!..

Dr. Ümit Aktaş söyleşiyi hemen kabul etti, zira bir misyon gibi görüyordu gereksiz kemoterapi tedavisini engellemeyi... Aklıma gelen tüm soruları sordum ve tatmin edici yanıtlar aldım. Söyleşiye geçmeden yine de altını çizeyim; bu demek değil ki her kemoterapi tedavisi sadece boşuna acı çekmektir, pek çok kanser vakasında kemoterapi dışında bir çözüm olmayabiliyor. Bunu sorularıma cevap verirken Dr. Ümit Aktaş da vurguladı... Dolayısıyla teşhis konduktan sonra bir başka doktora danışmakta büyük fayda var. Zira bazen kanser değil, ama kemoterapi öldürebiliyor!

Bağışıklık sistemi çöküyor

- Hocam çok tartışılacak bir iddiada bulunuyorsunuz kitabınızda... Pankreasında 2 cm’lik bir tümör olduğunu öğrenen ve doktorların hemen ameliyat, sonrasında da kemoterapi önerdiği 58 yaşındaki hastaya, bunlara gerek olmadığını, kanserin de bitkisel ilaçlarla tedavisinin mümkün olabildiğini söylüyorsunuz...

Doğru, kanserin bitkisel ilaçlarla tedavi edilebileceğini iddia ediyorum... Kanser çağımızın vebası. Ama bana göre kanserden daha büyük bir problem var; kanser hastalarına uygulanan tedaviler. Hastayı kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!

- Nasıl?

Kemoterapi ‘Sitotoksik’, yani hücre öldürücü bir tedavidir. Kanserli hücreleri toksik etki yaparak, yani zehirleyerek yok ediyor. Ama kemoterapi sadece kanserli hücreleri öldürmüyor. Kanserli hücrelerin yanında sağlıklı hücreleri de öldürüyor. Sıkıntı da burada zaten. Bu yüzden bağışıklık sisteminizi çökertiyor, kilo kaybına sebep oluyor, sizi hasta ediyor. Hastalığı tedavi etmek için verdiğiniz bir ilaç sağlıklı hücreleri de yok ediyorsa ve bu etkiyi verilen her hastada meydana getiriyorsa, bu ilacın sağlığa faydalı bir ilaç olduğundan bahsedilebilir mi? Kemoterapi alan hastada bağışıklık sistemi diye bir şey kalmıyor, hasta her türlü hastalığa açık hale geliyor, hatta sık sık zatürre gibi enfeksiyonlara yakalanıyor ve bu enfeksiyonlar kimi zaman hastanın ölmesine sebep oluyor. Artık kemoterapilerin bilimsel anlamda sorgulanmasının vakti geldi de geçiyor. Biz doktorlara tıp fakültesinde hocalarımızın öğrettiği ilk kural şudur; hastanız için en az zarar verecek tedaviyi seçmelisiniz. İşte ben bu sebeple kanser hastalarına kemoterapi uygulanmasına karşı çıkıyorum. Sonra kanserde en önemli savunma mekanizması bağışıklık sistemiyse, bizim kanseri tedavi etmek amacıyla kemoterapi uygulayıp, bağışıklık sistemini çökertmemiz yanlış değil mi? Üstelik bir şey daha var; diyelim ki size kanser teşhisi konuldu, bu kanser hastası olduğunuz anlamına da gelmez.

- Anlayamadım...

Hangi hastalığa yakalanırsanız yakalanın, birtakım ortak hastalık belirtileri vardır. Ağrınız olabilir, ateşiniz olabilir, kilo kaybedebilirsiniz, mideniz bulanabilir, kusabilirsiniz, ishal ya da kabız olabilirsiniz... Diyelim ki sizde hiçbir belirti yok. Ama pankreasınızda bir kitle var. Bu sizin hasta olduğunuzu mu gösterir? Hayır, siz kanser hastası değilsiniz. Sadece size pankreasınızda bir kitle olduğu teşhisi konulmuş. Henüz bu kitle sizde bir hastalık yapmamış. İleride tabii ki hastalık yapabilir, ama şu anda bir hastalık gelişmemiş. Dolayısıyla öncelikle bir şey yapmadan bu kitlenin izlenmesi gerekir.

- İyi ama kanserden değil, geç kalmaktan korkun deniyor. Bu yüzden de 40 yaş üstü kadınlara her yıl mamografi çektirmeleri öneriliyor...

İşte benim de üzerinde durduğum konu bu. Diyelim ki memenizde bir kitle bulundu. Peki bu henüz gelişmemiş hastalık için size ne öneriliyor? Bağışıklık sisteminizi mahfedecek kemoterapi. Eğer kemoterapi alırsanız, sizde şu yan etkiler gelişecek; kilo kaybedeceksiniz, saçlarınız dökülecek, ki bu en basit yan etkisi kemoterapinin, sürekli mideniz bulanacak, kusacaksınız, bağışıklık sisteminiz baskılanacak ve tüm hastalıklara açık hale geleceksiniz. Yani, hasta olacaksınız. Sizi hasta eden bir tedaviye başlamış olacaksınız!

Üstelik kemoterapinin bu yan etkileri kemoterapi uygulanan bazı hastalarda değil, bütün hastalarda meydana geliyor. Yani bu etkiler yan etki değil, kemoterapinin direkt etkileri. Hastalığı tedavi etmek için verdiğiniz bir ilaç sağlıklı hücreleri de yok ediyorsa ve bu etkiyi verilen her hastada meydana getiriyorsa, bu ilacın sağlığa faydalı bir ilaç olduğundan bahsedilebilir mi?

- Kemoterapi tedavisi uygulandıktan sonra sağlığına kavuşan pek çok hasta da var ama...

Tabii ki var... Her kanseri kendi içinde değerlendirmek gerekir. Tek tip bir kanserden bahsetmek mümkün değil. Hepsinde ayrı tedaviler ve ortalama yaşam süreleri mevcut. Ama ben pankreas kanserinden örnek vereyim; kemoterapi ve cerrahinin pankreas kanserindeki 5 yıllık hayatta kalma şansını artırdığına dair hiçbir tıbbi kanıt yok.

- Hastanın hayatta kalma şansını artırmayan ve bu kadar fazla yan etki yaratan bir tedavi neden uygulanıyor peki?

İzahı aslında son derece açık; kanser tedavisi, ilaç endüstrisinde en hızlı büyüyen pazar! Sadece 2006 yılında dünyada 37 milyar dolarlık kanser ilacı satıldı. Bu rakam da her sene katlanarak büyüyor. Dünyada kanser tedavisi üzerine sürdürülen çalışmaların çoğu ise kanser ilacı üreten ilaç firmaları tarafından finanse ediliyor. İlaç firmalarının tıbbi araştırmaları finanse etmeleri engellenmediği ve bağımsız bilimsel araştırmalar yapılmadığı sürece insanlar bu sıkıntıyı yaşamaya devam edecek.

Kanser teşhisi konulmuş olması hasta olduğunuz anlamına gelmez

- Sizin bitkisel tedaviyle iyileştirdiğiniz hastalarınız var mı?

Var tabii... Mesela en son 4 yaşında bir hasta getirdiler. Böbreküstü bezi tümörü var. Aynı zamanda akciğerde metastaz yapmış. Bana geldiğinde trombosit sayısı 22 bine düşmüştü. Çünkü kemoterapi yapmışlar. Biliyorsunuz trombositler kanın pıhtılaşmasını sağlayan hücrelerdir. Trombosit sayısının 22 bin olması, ciddi, ölümcül kanama tehlikesi var demektir. Bu yüzden tüm tedavi kesilmişti. Maalesef bana hastalar çoğunlukla böyle son aşamada geliyor. Bitkisel tedaviye başladık. Trombositleri 20 gün sonra 119 bine çıktı. Ve 30. günde çekilen tomografilerde bütün tümörlerin küçüldüğü görüldü.

- Şimdi nasıl?

Tedavi sürüyor. Henüz 40’ncı günde... Ama iyileşme başladı. Ben genelde böyle hastalarıma immünoterapi dediğim bağışıklık sistemi tedavisini uyguluyorum. Çünkü dünyada da bağışıklık sistemi tedavi edilen pek çok kanser hastasının iyileştiğini görüyoruz. Kanser tedavi edilebilen bir hastalıktır.

- Kemoterapiye gerek kalmadan mı?

Her hasta için değil tabii... Ama ben şunu söylüyorum, kemoterapinin gereksiz kullanılması cinayettir! Kemoterapi kullanılacak hasta çok doğru seçilmelidir. Yanlış kemoterapi uygulamaları insanları öldürüyor. Bugün dünyada bütün bilim adamları kemoterapiyi nasıl bırakırız diye çalışıyor. Kemoterapi uygulamadan da kanser hastalarını tedavi etmek mümkün. Hastaya her şeyden önce tedavi seçenek hakkı verilmeli ve doğrular anlatılmalıdır. Çünkü hasta geliyor diyor ki, “Benim hiçbir şeyim yoktu, chek-up’a gittim, karaciğerimde nodül görüldü, doktorum dedi ki ‘Kansersin! Hemen kemoterapiye başlayacaksın!’ ‘Başlamazsam ne olur?’ dedim. ‘Bu hastalıktan ölüm oranı şudur’ dedi. Kemoterapi yaptırmaya başladım, şimdi perişanım.”

İnsanlar zaten kemoterapiden dolayı ölüyor. Oysa kanser teşhisi konulması başka şey, kanser hastalığı başka şey. Tamam vücudunda bir nodül var. Ama ne oldu, sen hasta mısın? Bu nodül sana ne yaptı? Ateşin mi var, kilo kaybın mı var, ağrın mı var, sürekli miden mi bulanıyor? Hiçbir şeyin yok. Sapasağlamsın, sağlıklısın. O zaman niye kemoterapi veriyoruz bu insana? Kemoterapi ne yapacak ona? İyileştirecek mi? Tam tersine, bağışıklığını çökertecek. Onu enfeksiyonlara ve kanser hastalığına karşı açık hale getirecek.

Pankreas kanserine karşı zerdeçal tüketin

- Peki sizin pankreas kanseri için tedavi öneriniz nedir?

Dünyada pankreas kanserini tedavi edebilmek için pek çok araştırma yapılıyor. Bu çalışmalarda özellikle üzerinde durulan bitki zerdeçal. Amerika’nın en önemli kanser merkezi MD Anderson Kanser Merkezi’nde zerdeçalla ilgili pek çok çalışma yapıldı ve pankreas kanserinde tedavi edici etkisi olduğu gösterildi. Bir araştırma var. Son aşamadaki 25 pankreas kanseri hastasına hiç kemoterapi uygulanmamış, sadece ilaç halinde zerdeçal verilmiş. Bu gibi son döneme gelmiş vakalarda 12 aydan fazla hayatta kalma şansı maalesef yüzde 10’dur. Zerdeçal kullanan hastaların 25’i de 18 ay yaşamış.

- Sadece 6 ay mı daha fazla yaşamışlar?

Hayır, yanlış anlaşılmasın, hastalar yaşıyor, çalışma son bulmuş... Ve bu 25 hastanın birinde kanser tamamen iyileşmiş. Pankreas kanserinde tek bir hastanın tam şifa bulması mucize gibidir. Kemoterapide ise böyle bir sonuç yok. Hatta şunu söylemek mümkün, belki de bu 25 hastaya kemoterapi tedavisi uygulansaydı tümü hayatını kaybedecekti. Bu yüzden ben pankreasında tümör olanlara baharat olarak bol bol zerdeçal tüketmelerini öneriyorum. Fakat zerdeçalın gıda olarak alındığında bağırsaklardan emilimi çok düşüktür, tedavi amaçlı olarak zerdeçal kullanmak için mutlaka bir doktora başvurmak gerekir. Bağışıklık sistemini desteklemek de hayati önem taşıyor. Bunun için propolis ve C vitamini tavsiye ediyorum... Tabii yine doktor kontrolünde.

Kemoterapi; kırk katır mı, kırk satır mı?

- Maalesef benim çok sevdiğim bir yakınımı da kemoterapinin yan etkileri bitirdi... O kadar çok acı çekiyordu ki, intihar etmekten söz ediyordu son günlerinde...

Çünkü hastalar iki seçenekle karşı karşıya bırakılıyor, kemoterapi mi, kanser mi? Kırk katır mı, kırk satır mı? Diyorsunuz ki, “Ya bu, ya bu!” Hasta ne yapsın? “Karaciğerinde kitle bulup, kansersin, öleceksin. Tek çaren bu!” diyorlar. Kemoterapiye başlıyor. O zamana kadar tertemiz, hiçbir şeyi yok. Kemoterapiyle birlikte kilo kaybı, mide bulantıları, kusmalar başlıyor, saçları dökülüyor. Hasta değilken hastalanıyor insan. Kemoterapi insanları yıkıyor, hasta ediyor... İşte ben bu yüzden kemoterapiye hayır diyorum.

- Kemoterapinin yan etkileri yüzünden hayatını kaybeden hastaların oranı nedir peki?

Kesin bir rakam yok ancak azımsanmayacak kadar çok insan kemoterapi yüzünden ölüyor. Bir kere kemoterapi başlı başına ölümcül bir tedavi. Çünkü bütün kemoterapi ilaçları kanser yapıyor. Ve kemoterapiye bağlı lösemiler ve ikincil kanserler görülüyor. Bu bilinen bir gerçek. Sonra başarı oranlarına bakıyorsunuz, örneğin pankreas kanserinde kemoterapi ve cerrahinin hastanın ortalama ömrünü uzattığına dair hiçbir bilimsel bulgu yok. Peki niye yapıyoruz öyleyse? Zaten pankreas kanseri çok hızlı ilerleyen bir kanser! Sonra meme kanseri... 50 yaş üzerinde yapılan çalışmalarda gösterildi ki, kemoterapi ömrü sadece yılda yüzde 3 uzatıyor. Bir yılın yüzde 3’ü ne eder? 10-11 gün! Biz bunun için mi veriyoruz kemoterapiyi insanlara? Bir canlı yayında bizzat yaşanan bir vakayı anlatayım size. Hasta aradı, dedi ki, “Daha 42 yaşındayım. Samsun’da meme kanseri teşhisi koydular. Bir mememi ameliyatla aldılar. Kitle patolojiye gitti, iyi huylu çıktı!”

- Memesi alınmış ama kanser değilmiş!

Evet... Dahası var. Sonra İstanbul’a gelmiş hasta, başka bir doktora görünmüş, o da kemoterapi vermiş.

- Niye, kitle iyi huylu çıkmış?

Ben de aynı soruyu sordum. “Kanserden korumak için verdiler” dedi. Tam 6 kür! Düşünebiliyor musunuz? Kanserden korumak için kemoterapi!

- Bu söyledikleriniz onkologları ayağa kaldıracak...

Bakın bütün bunları belki gazetecilere söylemiyorlar ama pek çok doktor kendi arasında bunları konuşuyor. Amerika’da yapılmış bir araştırma var. Onkologlara sormuşlar, “Siz kanser olsanız kemoterapi yaptırır mısınız?” diye... Neredeyse tamamı “Hayır yaptırmam” diye yanıtlamış. Kaldı ki bilimsel çalışmalar da ortada...

(Mine Şenocaklı/Gazetevatan.com)

Bu test hayat kurtarıyor

Written By THA on Saturday, 27 April 2013 | 17:48

Jinekolojik kanser türleri halen dünyada kadınların en önemli ölüm nedenleri arasında yer alıyor.

Tüm kanser türlerinden olduğu gibi jinekolojik kanserlerde de erken teşhis büyük önem taşıyor. Önlem almak için her kadın 21 yaşından itibaren mutlaka düzenli olarak her yıl en azından bir kez Smear testi yaptırmalı. ART Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Senai Aksoy hayat kurtaran Smear Testi hakkında en önemli soruları cevaplandırdı.

Pap Smear Testi (Smear) nedir? Ne için kullanılır?
Pap smear testi (smear veya tıp dilinde servikal sitoloji taraması) rahim ağzındaki anormal hücreleri saptayan basit bir testtir. Pelvik muayene ile aynı şey değildir. Pap smear rahim ağzındaki anormal hücrelerin kansere dönüşmeden, erken evrede teşhis edilmesini sağlar ve tedavi edilmesine olanak tanır.

Smear testinin düzenli olarak yapılması, anormal hücrelerin gözden kaçırılma ihtimalini azaltan bir unsurdur. Eğer bir testte anormal hücrelerin varlığı gözden kaçar ve saptanamazsa, bir sonraki testinizde ortaya çıkabilir.

Pap smear testi nasıl yapılır?
Smear testi çok basittir ve hızlı yapılan bir işlemdir. (bir dakika bile sürmez) Kadın jinekolojik muayene pozisyonundadır ve spekulum adı verilen bir alet yardımıyla vajinanın üst kısmına ve rahim ağzına bakılır. Rahim ağzından smear fırçası ile bir miktar hücre alınır. Alınan hücreler özel bir sıvı içersine konarak laboratuvara gönderilir. Burada bir camın üzerine konarak mikroskop altında incelenir ve hücre numunesinde anormal hücrelerin olup olmadığına bakılır. Bu inceleme günümüzde bilgisayar yardımıyla yapılmaktadır.

Smear testi kaç yaşından itibaren ne sıklıkta yapılmalıdır?
Smear testi yaptırmaya 21 yaşında başlamalısınız ve düzenli olarak her sene bir kez yaptırmalısınız.

Hangi risk faktörleri smear testinin anormal çıkmasında etkilidir?
Kadının cinsel yönden aktif olması, birden fazla partneri olması ve daha önceki smear testlerinde anormal hücre saptanmış olması risk faktörleridir.

Smear testinin sonucu yanlış olabilir mi?
Tüm laboratuvar testleri gibi smear testinin sonucu da her zaman doğru olmayabilir. Testin yanlış sonuç vermesine neden olan birkaç faktör vardır:
-Numunede yeterince hücre olmaması
-İncelenebilecek kadar anormal hücre olmaması
-Alınan numunede enfeksiyon veya kan bulunması
-Vajinanın içinin yıkanmış olması veya kullanılan vajinal ilaçlar

Smear testimin sonucu anormal çıkarsa ne olur?
Smear testinizin sonucu anormal çıkarsa muhtemelen ek testlere ihtiyaç duyulacaktır. Bu ek test, 4 ay ve 6 ay sonra smear testinin tekrarlanması, human papillomavirüs (HPV) tiplemesi veya daha detaylı bir inceleme olan kolposkopi (biyopsili veya biyopsisiz) olabilir. Eğer ek incelemelerde kanser öncesi değişiklikler saptanırsa, anormal hücrelerin çıkarılması gerekebilir. (Sözcü)

Her yıl 12 milyondan fazla insan yakalanıyor

Written By THA on Saturday, 20 April 2013 | 17:57

Dünyada her yıl 12 milyondan fazla kişinin yakalandığı kanser, ülke ekonomilerini zorluyor. 2030 yılında dünya genelinde yıl başına yapılan kanser harcamalarının 458 milyar dolara ulaşması öngörülüyor. Böyle giderse her yıl kansere yakalanan kişi sayısı 22 milyona çıkacak. Kısacası rakamlar ürkütüyor.

Türk Pediatrik Onkoloji Grubu, Türk Tıbbi Onkoloji Derneği ve Türk Radyasyon Onkoloji dernekleri tarafından düzenlenen 20. Ulusal Kanser Kongresi, alanda uzman çok sayıda Türk ve yabancı hekimin katılımıyla Antalya'da başladı. Kansere ilişkin birçok konunun ele alınacağı kongre, 23 Nisan'a kadar devam edecek.

Uluslararası Kanser Savaş Örgütü (UICC) Gelecek Dönem Başkanı ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk, basın toplantısında yaptığı konuşmada, ilk kongrenin 38 yıl önce Türk Kanser Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu tarafından gerçekleştirildiğini söyledi.

"DÜNYADA HER YIL 12 MİLYONDAN FAZLA KİŞİ KANSERE YAKALANIYOR"

Dünyada her yıl 12 milyondan fazla kişinin kansere yakalandığını belirten Kutluk, "Eğer böyle devam ederse, küresel düzeyde sadece nüfus artışının etkisi ile bu sayı 2030 yılında 22 milyona çıkacaktır" dedi.

Her yıl 7,6 milyon kişinin kanserden hayatını kaybettiğini ifade eden Kutluk, "Yine böyle giderse sadece nüfus artışından dolayı 2030 yılında her yıl kanserden ölen insan sayısı 13 milyona ulaşacak" diye konuştu.

Kutluk, kanserle mücadelenin çok önemli olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:

"2011 yılında Birleşmiş Milletler, kanseri de içerecek şekilde bulaşıcı olmayan hastalıkları gündemine almış ve 200'e yakın ülkenin temsilcilerinin katılımı ile dünyanın kanserle mücadelede yapması gerekenleri genel kurulda konuşulmuştur. Bu açıdan önümüzdeki yıllarda kanser ülkelerin gündemlerinde daha tartışılır olacaktır.

Öte yandan kanserin ekonomik boyutları da baş etmesi zor düzeylere doğru gitmektedir. 2030 yılında dünya genelinde yıl başına yapılan kanser harcamalarının 458 milyar dolara ulaşması beklenmektedir. Bu durumda zengin ülkeler bile zorlanacaktır.”

Dünyadaki tüm ölümlerin yüzde 60'ından kalp, kanser, şeker, kronik solunum yolu hastalıklarına bağlı geliştiğine dikkati çeken Kutluk, bu 4 grup hastalığın ortak noktasının tütün, sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam ve alkol tüketimi olduğunu söyledi. Kutluk, "2015 yılındaki bin yıl hedeflerine kronik hastalıklarla ilgili hedefler de konulmalıdır" diye konuştu.

"TÜM KANSERLERİN YÜZDE 30'UNDAN KORUNMAK MÜMKÜN"

Kutluk, Türkiye'de her yıl yaklaşık 200 bin kişinin kansere yakalandığını vurgulayarak, "TÜİK 2009 istatistiklerine göre tüm ölümlerin yüzde 20'sini kanser oluşturmaktadır" dedi.
Kanserle mücadelede korunma, kanser taramaları ve tedavi hizmetlerinin önemine değinen Kutluk, şöyle devam etti:
"Tüm kanserlerin yüzde 30'undan korunmak mümkündür. Bu açıdan bilinen en yaygın kanser yapıcı olarak korunmada öne çıkmaktadır. Kanser taramaları meme, prostat, serviks ve kolon kanserlerinde hayat kurtarmaktadır. Kanser tedavisinde ulaşılan düzey tüm kanserler birlikte ele alındığı zaman, erişkin kanserlerinde
yüzde 68'lere, çocuk kanserlerinde ise yüzde 80'lere ulaşmıştır."

KANSER TEDAVİSİNDE RADYOTERAPİNİN ÖNEMİ

Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Sedat Koca, kanser tedavisinde radyoterapinin çok önemli yer tuttuğuna işaret etti.
"Her 100 kanserli olgunun yaklaşık 25'i cerrahi ile 18'i radyoterapiyle hastalıktan kurtulur" diyen Koca, prostat, rahim ağzı ve gırtlak kanserlerinde yalnızca radyoterapi kullanımıyla hastalığın ortadan kaldırılabildiğini vurguladı.

PROFESÖR KUTLUK: KANSERİ TARİHİN DERİNLİKLERİNE GÖMEBİLİRİZ

Antalya’da yapılan 20’nci Ulusal Kanser Kongresi Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk da bir açıklama yaparak, dünyada nüfus artışıyla birlikte kanser vakalarının da artış gösterdiğini söyledi. Kanserin ciddi ele alınması gereken bir hastalık olduğunu dile getiren Prof. Dr. Kutluk, "Kanserle baş edebilir miyiz? Evet, kanseri yenebiliriz. Evet, kanseri tarihin derinliklerine gömebiliriz" dedi.
20’nci Ulusal Kanser Kongresi Antalya’nın Serik İlçesi’ne bağlı Belek Beldesi’ndeki Susesi Otel’de başladı. Türk Pediatrik Onkoloji Grubu, Türk Tıbbi Onkoloji Derneği ve Türk Radyasyon Onkoloji Dernekleri tarafından düzenlenen kongreye ilişkin bugün bir basın toplantısı yapıldı. Toplantıya, Uluslararası Kanser Savaş Örgütü(UICC) Gelecek Dönem Başkanı ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk, Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Sedat Koca, Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Pınar Saip, Kongre Sekreteri Prof. Dr. Mehmet Kantar, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Prevantif Onkoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Mustafa Erman katıldı.

HERKESİN ORTAK SORUNU

Kongre Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk, dünyada her yıl 12 milyondan fazla insanın kansere yakalandığını, sadece nüfus artışının etkisiyle bu sayının 2030 yılında 22 milyona yükseleceğini söyledi. Günümüzde her yıl 7,5 milyon kişinin kanserden öldüğünü ve yine nüfus artışına bağlı olarak 2030 yılında da bu sayının 13 milyona ulaşacağını ifade eden Prof. Dr. Kutluk, "Bu yüzden olay çok ciddidir. Bu sivil toplumun, hasta örgütlerinin, hepimizin ortak sorunudur. Bu konuda yapılacak şeyler var" dedi.

KANSERLE BAŞ EDEBİLİRİZ

Kanserli hasta ve ölümlerin artmasında sadece nüfusun değil pek çok farklı etkenin bulunduğunu dile getiren Prof. Dr. Kutluk, "Kanserle baş edebilir miyiz? Evet, kanseri yenebiliriz. Evet, kanseri nasıl yenebileceğimizi biliyoruz, kanseri tarihin derinliklerine gömebiliriz. Tüm kanser türlerinin yüzde 30’undan korunabilir. 4 sık öldüren kanser türü meme, prostat, serviks ve kolon kanser türünden erken tarama ile yüksek oranda kurtulmak mümkün. Erişkin kanserlerinde yüzde 70, çocuk kanserlerinde yüzde 80 tedavi başarılarıyla çok yol alınmıştır. Bu kadar yolun alınmasına karşın hala dünyada baş edilmesi, uğraşılması, ciddi ele alınması gereken bir sorundur kanser" ifadelerini kullandı.

HİZMET KALİTESİ ÖNEMLİ

Kanserin Türkiye’de de tedavi edilebilir olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Kutluk, ancak kanser alanında insan gücünün desteklenmesi ve hizmete erişim ile hizmetin kalitesinin tedavide büyük önem taşıdığına dikkati çekti. Türkiye’de hizmete erişim noktasında iyileşmeler olduğunu kaydeden Prof. Dr. Kutluk, "Dünyanın her tarafında kapsamlı merkezler ile kapsamlı olmayan merkezlerde yapılan tedavi sonuçlarında ciddi farklar vardır. Bu yüzden hizmete erişimin ötesinde hizmet kalitesinin de sorgulanması gerekir" diye konuştu.

BULUNAMAYAN İLAÇ TEDAVİYİ ETKİLİYOR

Türkiye’de her yıl 200 bin kişinin kansere yakalandığı yönünde tahminler olduğunu belirten Prof. Dr. Kutluk, erkeklerdeki kanserlerin yüzde 40’ının ’tütün içmekten’ kaynaklandığına işaret etti. Son günlerde gündeme gelen ’kanser ilaçlarının’ temini konusuna da değinen Prof. Dr. Kutluk, zamanında bulunamayan her ilacın hastayı ve tedavi edeni zorladığını aktardı. İlaç temininde ilgililerin gerekli tedbirleri alması gerektiğini anlatan Prof. Dr. Kutluk, "Biz bu sorunun çözümüne katılma konusunda her şeye hazırız" dedi.

80 BİNE YAKIN HASTA TEDAVİ EDİLDİ

Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Sedat Koca ise Türkiye’de geçen yıl 80 bin civarında hastanın tedavi edildiğini söyledi. Bunlardan en az yüzde 20’sinin bundan sonraki hayatlarında hastalıksız olarak yaşayacağını belirten Prof. Dr. Koca, "Ama bu oranların daha yükseklere çıkması lazım. Bunun yukarı çıkmasını sağlayacak şeyler de destek tedavilerinin artışı, yalancı, umut tacirlerinin peşine takılmadan, gerçek ve standart tedavilerin yapılmasıdır. Basın, hastaların standart tedavilerini yaptırmak için ikna etmeli ve yalancı umut tacirlerinin peşine kapılmalarını engellemelidir" dedi.

HALK UMUT TACİRLERİNE KARŞI BİLGİLENDİRİLMELİ

Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Pınar Saip de son dönemde Türkiye’de kanser hastalarına karşı umut tacirliği yapanların ortaya çıktığını belirtti. Prof. Dr. Pınar Saip, "Umut tacirleri kanser gibi bir hastalığı toplumda var olan ön yargılar nedeniyle amansız bir hastalıkmış gibi bundan faydalanmaya çalışıyorlar. Bu konuda toplumun bilgilendirilmesi çok önemlidir" ifadesini kullandı.

TEDAVİDE ORTAK ÇALIŞMA ÖNEMLİ

Kanser tedavisinde ekip çalışmasının önemine değinen Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Prevantif Onkoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Mustafa Erman ise bir cerrahın her türlü ameliyatı yaptığında sonuçlar iyi olmazken, sadece kanser ameliyatı yaptığında sonuçların daha iyi olduğunu ifade etti. Kanser tedavisinde uzmanlaşmış kişilerin ortak çalışması gerektiğine değinen Doç. Dr. Erman, "Ekip çalışmasıyla hastalarda daha iyi sonuç elde edilebildiğini görüyoruz" diye konuştu.

SİSTEM İYİ AMA YAVAŞ

Kanser ilaçlarının temini konusuna da açıklık getiren Doç. Dr. Erman, yurtdışında bilimsel verisi açıklanan ilaçların Türkiye’ye gelişi ve ruhsatlandırmasının çok uzun sürdüğünü söyledi. İlaçların geri ödenmesi konusunda mevcut durumda çalışan iyi bir sistem olmasına rağmen yavaş çalıştığını kaydeden Doç. Dr. Erman, "Yurtdışında kullanımı olan ancak Türkiye’de satılmayan ilaçları sağlık bakanlığı’na başvurarak getirtmek mümkün olabiliyor. Ama yine de beklenen hızda gerçekleşmiyor" şeklinde konuştu.

894 BİLDİRİ SUNULACAK

Kongre Sekreteri Prof. Dr. Mehmet Kantar, 19- 23 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek kongrede konuşulacak konuları anlattı. 894 bildirinin kongreye kabul edildiğini, bunlardan 126’sının sözel, geri kalan 768’inin de poster olarak kongrede sunulmasına karar verildiğini aktaran Prof. Dr. Kantar, bildirisi sayısında meme kanserinin 165 ile ilk sırada yer aldığını anlattı. (DHA/AA)

Kalp ritmini düzenleyen ilaç, kanser riskini artırabilir

Written By THA on Friday, 12 April 2013 | 19:27

Kalp ritmini düzenleyen bir ilacın, kanser riskini artırabileceği belirlendi.

Tayvan'da bilim adamlarının yaptığı araştırma, kalp ritmini düzenlemede sıkça kullanılan, etken maddesi amiodaron olan ilacın çok yavaş çözüldüğünü ve uzun süreli kullanımda çok büyük bölümünün dokularda biriktiğini gösterdi.

Amerikan “Cancer” dergisinde yayımlanan araştırmada, bu ilacı kullanan 6 bin 418 hastanın sağlık durumu 2,5 yıl incelendi.

Hastalardan 280'inin kansere yakalandığı görüldü.

İlacı her gün yüksek dozda kullananların kansere yakalanma riskinin diğer hastalardan yüzde 46 arttığı belirtildi.

Bilim adamları, yaş, cinsiyet ve diğer hastalıklar göz önüne alındığında, yüksek dozda bu etken maddeyi içeren ilacı kullananların kansere yakalanma riskinin, düşük dozda kullananlara göre yaklaşık iki kat artabileceği uyarısında bulundu.

Dr. Vincent Yi-Fong Su ve ekibi, bu etken madde ve kanser bağlantısının ayrıntılı olarak daha sonraki klinik araştırmalarda ortaya konması önerisinde bulundu. (AA)

Kansere çare bulacak gladyatörler

Written By THA on Sunday, 24 February 2013 | 17:34

Kanser... İnsanlık yarım yüzyıldır bu hastalığa karşı topyekûn bir mücadele sürdürüyor.Ve teknolojideki ilerlemeyle birçoklarına göre şimdi bir dönüm noktasındayız. Kanser araştırmalarına her yıl milyarlarca dolar yatırılan ABD’deki son durumu ülkenin en iyi doktorlarıyla konuştuk.

Başlarken

1971’de Amerikan Kongresi o dönemki Başkan Richard Nixon’ın önayak olmasıyla toplanıyor. Ve çok kapsamlı bir kanun hazırlıyor: Ulusal Kanser Yasası. Amerikan Federal Hükümeti merkezi bir program başlatacak. Ve fonlanacak çalışmalarla da kansere çabucak bir çözüm bulunacak. Fazla değil. Beş yılda.
İşte o kanunun üzerinden tam 42 yıl geçtikten sonra Amerikalılar o kibirli hallerinden sıyrılıp şimdi her şeye bambaşka bir perspektifle bakıyor. Ve teknolojideki hızlı gelişimin de etkisiyle, gen mühendisliğinden çokdisiplinli organizasyona ve hedefli terapi denilen yeni tedavi şekillerine... Kanserle mücadelede tarihi bir dönüşüm yaşıyorlar.
Eğer bu 40 küsur yıl önce denildiği gibi bir savaşsa... Bu savaşın en güçlü askerleri kimler?... Nasıl savaşıyorlar?... Bazen koşarak, bazen emekleyerek hangi cephede nasıl ilerliyorlar?... İşte bugünden başlayıp bir hafta boyunca size kanserle mücadeledeki değişimi aktaracağım.

EN İYİ HASTANELERDEN EN İYİ UZMANLAR

Bu yazı dizisinin üç temel amacı var: Kanser hastalarına ve ailelerine bilgi vermek... Her ne kadar birçoğunu yakından takip ediyor olsalar da Türkiye’de kanser konusunda çalışan kurumlara yerinden örnekler sunmak... Ve kanserden korunmanın yollarını öğrenmek isteyenlere de neler yapmaları gerektiğini göstermek.
Araştırma sırasında ABD’nin en önemli hastaneleri sıralamasını yapan U.S.News’in verilerini dikkate aldım. Ve bir numaralı kanser hastanesi MD Anderson, iki numaralı Memorial Sloan-Kettering, üç numaralı Johns Hopkins ve altı numaralı Cleveland Clinic’le konuştum. Kanserle mücadeleyi Baltimore, Houston, New York ve Cleveland, dört farklı eyaletteki dört ayrı kentte izledim... Ve bu hastanelerde kendi alanlarının en iyisi 30’a yakın doktor ve yöneticiyle görüştüm...
Hastanelerle konuşarak, 100’den fazla kanser türü arasında hem yaygınlık hem de o alanda kaydedilen ilerlemeleri dikkate alarak 8 ayrı kanser tipi belirledik: Deri, meme, prostat, pankreas, rahim ağzı, akciğer, kolon-rektum kanserleri ve lösemi. Ancak spesifik olarak bu kanser türlerinde uygulanan yeni tedavi yöntemlerinin yanı sıra, bunun kansere karşı verilen savaş açısından da ne anlama geldiğini irdelemeye çalıştım. “Kanserdeki tarihi dönüşüm” ifadesinin altını dolduracak şeyler aradım.

Hastalara umut veren en kritik beş alan

1 Hedefli terapi: Önce kanserli tümörün genetik yapısı inceleniyor. Ve mutasyona uğradığı tespit edilmiş gene yönelik bir ilaç kullanılıyor. Bu yöntem kemoterapiden farklı olarak sadece hedeflenen moleküle etki ettiğinden sağlıklı hücrelere de zarar vermiyor.
2 Çokdisiplinli yaklaşım: Artık bütün üst düzey hastaneler çokdisiplinli çalışıyor. Buna patolog, radyolog, gen mühendisi, çoğu zaman kardiyolog da dahil. Böylece tedavi baştan kolektif yürüyor.
3 Uzmanlaşma: MD Anderson’da Dr. Garcia-Manero “Avantajımız sadece tek bir konuya odaklanmak. Her gün aynı hareketleri tekrar edip mükemmelleşiyoruz” diyor. Löseminin 50’den fazla alt türü var. Garcia-Manero sadece AML ve MDS çalışıyor. Örneğin sadece rektum ameliyatı yapan bir cerrah, “20 yıldır safrakesesine elimi sürmedim” dedi.
4 Klinik deney: Klinik deney, işin en kritik bölümlerinden. MD Anderson meme kanseri bölümünün direktörü Dr. Banu Arun vurguladı
bu farkı: “Burada hastalar çok açık ve tedavilerdeki başarı oranı çok yüksek.” Her bölüm, özellikle hedefli ajan denilen kemoterapi dışı ilaçların olduğu alanda yılda 10-20 klinik deney yürütüyor.
5Aşılar: Bazen rahim ağzı kanserine karşı kanser belirtisi daha hiç yokken yapılan HPV aşısındaki gibi önleyici... Bazen de hastalığın tekrarlamasını önlemek için tamamlayıcı. Eğer sadece bağışıklık sistemi zayıflar kansere yakalanıyorsa, aşı meselesi diğer bütün unsurların önüne geçer.

NİHAİ ÇÖZÜMÜ DOKTORLAR BULACAK

Cleveland Clinic’te Dr. Eric Klein (yanda) ile prostatı konuşuyoruz. Fotoğraf çekimine geldi sıra. Laboratuvarda iki büyük ameliyathane lambası duruyor. Dr. Klein’a “Işıkları tutabilir misiniz” dedim. “Bir gladyatörün kalkanı gibi”. Düşündü ve “İyi fikirmiş” deyip bir gladyatör pozu verdi.
Bugün meme ve prostat gibi kanser türlerinde ölüm oranı yüzde 5’e düştü. Bu durum yakında pankreas gibi türlerde de yaşanacak. Ve bunu da Houston’dan Cleveland’a konuştuğum doktorlar başaracak. Klein’ın pozundaki gibi. Kansere darbeyi bu gladyatörler indirecek.

Ölümlerde sigaranın payı yüzde 22

Dünyada kanser ölümlerinin yüzde 22’si sigara kullanımından.
Her 5 kanser vakasından birinin sebebi, rahim ağzı kanseri ile HPV arasındaki ilişki gibi bir virüs.
Türkiye’de kanser vakası sayısı yılda 200 bini geçmiş durumda.

Geleceğin tedavisi hedefli terapi olacak

Geçen yıl 115 bin kanser hastasının tedavi gördüğü Houston’daki MD Anderson, klinik deneylere katılan 11 bin hastasıyla da ABD’nin en büyük kanser araştırma kuruluşu. Hastanenin başkanı Dr. Ronald DePinho kansere karşı savaşta gelinen aşamayı anlattı

Bugün dünyada kanser tedavisi ne durumda?
- Kanserle mücadelede tarihi bir dönüşüm var. Çünkü nanoteknolojiden genetik mühendisliğine büyük ilerleme sağlandı. 1990’lardaki Genom Projesi’nin ardından birkaç yüz dolarlık maliyetle birkaç saatte kanser tümörünün genlerinin sıralanması gibi...

Peki hangi alan nihai çözüme ulaşılmasında daha kritik?
- Bölümlere ayrılmış bir mücadele bu. Hedefli terapi, radyoterapi, bağışıklık sistemi bir arada. Ve de ölüm oranını aşağı çekmek istiyorsanız, öncelikle kanserin oluşmasını önleyeceksiniz.

Nasıl yapacağız bunu?
- Örneğin cilt kanseri için konuşursak... Birincisi, çocuğu güneşten koruyacaksın. Çocukluktaki güneş yanıklarının 30’lu, 40’lı, 50’li yaşlarda kansere sebep olduğunu biliyoruz. İkincisi de erken teşhis edeceksin. Herkes dermatoloğa gidemez. Teşhisi basitleştirerek, iPhone’larla, imaj tanıma uygulamalarıyla... Üçüncüsü, cilt kanserinde en büyük ilerleme hedefli terapide yaşanıyor. Şu anda MD Anderson’daki Dr. Andy Futreal’in keşfettiği BRAF mutasyonu, cilt kanserinde ilk kez hedefli terapi imkânı yarattı. Hastaların hayatta kalma süreleri arttı. Hedefli terapi kesinlikle geleceğin tedavisi.

Bu mücadeleye sağlanan kaynakların doğru ve verimli kullanıldığını düşünüyor musunuz?
- Şu anda kanser konusunda yaşanan dönüşüm, 1930 ve 1940’larda antibiyotiklerin geliştirilmesiyle tıbbın enfeksiyonla mücadelesinin değiştirmesine benziyor. Bir kesik oluştu diyelim. 70 yıl önce iki haftada bundan ölebilirdiniz. Ama şimdi bunu dert etmiyoruz bile. Çünkü antibiyotikler var. Ya da öncesinde hastalığı önleyen aşılar var. İşte kanserde de çok heyecan verici bir aşamadayız. Bu sorunu tarih kitaplarına gömebiliriz.

103 milyar dolarlık dev bir sektör

Madalyonun bir de öteki yüzü var tabii.... ABD’de kanser tedavisine yılda harcanan para 103 milyar doları buldu. 2020’de bunun 173 milyar dolara ulaşacağı hesaplanıyor. Kanserle mücadele eden kurumlar da devasa yapılara dönüşüyor. Bundan 40 yıl önce Houston’da ufak bir binayken, şehrin içinde başka bir şehre dönüşen... Havadan kurulan köprülerle onlarca binanın birbirine bağlı olduğu, hâlâ da büyümeye devam eden MD Anderson’da bunu çok kolay hissediyorsunuz. Tek bir örnek vereceğim. Rakamların büyüklüğü nedeniyle sektör artık o kadar iç içe geçmiş ki... Örneğin Memorial Sloan-Kettering’in başkanı Craig Thompson, aynı zamanda en büyük kanser ilacı üreticilerinden Merck’ün de yönetim kurulu üyesi. Bu açıdan çoktan belgesellik olmuşlar aslında. Ama bir yandan o kadar önemli de bir iş yapıyorlar ki... Belki de o yüzden kimse toz kondurmak istemiyor.

Kanser dizisi: Pazartesi: Cilt kanseri - Salı: Meme - Çarşamba: Pankreas ve akciğer - Perşembe: Lösemi - Cuma: Prostat - Cumartesi: Rahim ağzı ve kolon-rektum (Hürriyet)

Kanser ve ADIS'te umut verici gelişme

Written By THA on Monday, 7 January 2013 | 01:46

Japon bilim adamları, kanserle mücadelede umut veren yeni bir gelişmeye imza attı.

BBC'nin haberine göre, bilim adamları, kansere ve AIDS'e saldırabilecek hücreleri laboratuvar ortamında çok büyük miktarlarda çoğalttı.

Araştırmanın sonuçları “Cell Stem Cell” dergisinde yayımlandı. Japon bilim adamları, araştırma çerçevesinde sitotoksik T-hücresi olarak bilinen bir tür beyaz kan hücresine odaklandı.

Hücrelerin yüzeylerinde enfeksiyon veya kanser bulgularını fark edebilen söz konusu hücrenin, bunu fark ettiğinde saldırıya geçtiği belirtildi.

Tokyo Üniversitesi ve Riken Alerji ve İmmünoloji Araştırma Merkezi'nden ekipler, daha çok sayıda T-hücreleri yapmak için kök hücre teknolojisindeki gelişmeleri kullandı.

Bir grup, hastanın cilt kanserini hedef alan T-hücrelerini ayıklarken, diğer grup da aynı şeyi AIDS için yaptı.

Söz konusu T-hücreleri, önce laboratuvar ortamında çok büyük miktarlarda çoğaltılabilen kök hücrelere, daha sonra tekrar kanser ve AIDS'i hedef alma kabiliyetine sahip T-hücrelerine dönüştürüldü.

T-hücrelerinin doğal hallerinde az sayıda oluştuklarına dikkati çekilirken, hastaya devasa miktarlarda T-hücresi enjekte edilmesinin, bağışıklık sistemini “turboşarj” etmesi umuluyor.

Bilim adamlarının bundan sonraki adımı, söz konusu T-hücrelerinin vücuttaki tümör hücrelerini seçerek öldürüp öldüremeyeceğini test etmek olacak.

Uzmanlar, çalışmanın sonuçlarını heyecan verici bulurken, herhangi bir tedavinin güvenlilirliğinin gösterilmesi gerektiğini belirtti. (AA)

Sıcak tüketilen gıdalar yemek borusu kanserine yol açıyor

Written By THA on Friday, 4 January 2013 | 18:02

Uzmanlar, hızlı tüketilen sıcak yemek ve çok miktarda tüketilen sıcak çayın yemek borusu ve ağız içi kanserine yol açtığına dikkati çekerek, yemeğin soğutularak tüketilmesi, çayın da mümkün olduğu kadar ılıklaştırılıp içilmesini önerdi. Yapılen incelemelerde özellikle Erzurum, Van, Kars ve Ağrı gibi kış mevsiminin uzun sürdüğü, çayın ve yemeğin sıcak olarak çok tüketildiği bölgelerde ağız içi ve yemek borusu kanserinin yaygın olduğunu görüldü.

Kafkas Üniversitesi (KAÜ) Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hüseyin Üstün, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kış aylarının gelmesiyle özellikle Doğu Anadolu Bölgesi'nde çay tüketiminin arttığını söyledi.

Kars'ta 8 aydır görev yaptığını, bu süre içinde yemek borusu kanserine yakalanan hastalarla çok sık karşılaştığını ifade eden Üstün, “Gün içinde hastalar üzerinde yaptığımız değerlendirmeler sonucunda bu kanser türünün öncüsü olan lezyonların hastalarda çok sık olduğunu tespit ettik. Bunların sebebini incelemek için özellikle 'Genetik bir yatkınlık var mıdır?' sorusuna cevap aradık” dedi.

Sorunun çözümü için Türkiye'de sadece birkaç merkezde bulunan ve genetik inceleme yapan cihaz kullandıklarını anlatan Üstün, şunları kaydetti: “Bu cihazla bazı testler yaptık. Bu testlerin sonucunda hastalığın temelinde genetik yaygınlığın olabileceğini tespit ettik ama hastalarla konuştuğumuzda halkın yöresel olarak alışkınlık gereği özellikle çok çay içtiğini, özellikle kış mevsiminin çok uzun sürmesi nedeniyle sıcak yemeklerin çok hızlı tüketildiğini fark ettik. Hızlı tüketilen yemekler ve çok sayıda tüketilen sıcak çayın yemek borusu ve ağız içi kanserine yol açtığını tespit ettik. Bunun yemek borusuna ve ağız içine kanser yapma yönünde etkilerini tespit ettik. Bu konuda hem üniversitenin hem de Sağlık Müdürlüğü'nün halkı bilinçlendirme ve farkındalığı artırma konusunda çalışmaları var.”

Üstün, “Yaptığımız incelemelerde Erzurum, Van, Kars ve Ağrı gibi kış mevsiminin uzun sürdüğü, çayın ve yemeğin sıcak olarak çok tüketildiği bölgelerde ağız içi ve yemek borusu kanserinin yaygın olduğunu gördük” dedi.

“Yemeği soğutarak tüketin, çayı da ılıklaştırıp için”

Prof. Dr. Üstün, kanser riskinin azalması için yemeğin soğutularak tüketilmesini, çayın da ılıklaştırılıp içilmesini tavsiye ederek, her iki besin maddesinin de yavaş tüketilmesi gerektiğini anlattı.

Yemek borusu ve ağız içinde herhangi bir farklılık, yutkunma zorluğu ve şişkinlik yaşayan kişilerin zaman kaybetmeden bir uzmana gitmelerini öneren Üstün, şöyle konuştu: “Genel Cerrahi bölümü bu hastalardan biyopsi alıyor. Hastadan 3 ay sonra tekrar kontrol biyopsisi alınıyor. Hastaları bir takip ve kontrol protokolüne almış oluyoruz. 'Yavaş yiyin, fazla tuzlu yemeyin ve yemeği sıcak tüketmeyin' gibi önerilerde bulunduğumuz gibi mide içindeki asidin yemek borusuna gelmesini engelleyecek bazı ilaçları da hastalara veriyoruz. Eğer kanser teşhisi koymuşsak mutlaka yemek borusunun ve midenin bir kısmının çevre lenf bezlerinin alındığı büyük bir ameliyat yapılıyor. Ameliyat hem zor hem de ameliyat sırasında hasta kaybedilebiliyor. Ameliyata rağmen hastaların bir kısmını 5 yıl içinde kaybedebiliyoruz.” (hürriyet)

'Yüzde 100 değil ama koruyor'

Written By THA on Sunday, 11 November 2012 | 01:01

Jinekolojik Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Sinan Berkman, “Rahim ağzı kanserine yönelik yapılan HPV aşısı, bir kadını rahim ağzı kanserinden yüzde 100 olmasa da yüzde 70-80 oranında koruyor. Şu andaki bilgilerimiz bu aşının yapılması yönünde” dedi.

13. Ulusal Jinekolojik Onkoloji Kongresi, Antalya'nın Serik ilçesinde başladı. Kongre ve Jinekolojik Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Sinan Berkman, kongrenin iki yılda bir düzenlendiğini kaydetti.

Kongreye uluslararası alanda jinekolojik onkolojide adından söz ettiren uzmanları da davet ettiklerini belirten Prof. Dr. Berkman, yaklaşık 320 uzmanın katıldığı kongrede jinekolojik onkoloji alanındaki yeniliklerin tartışıldığını söyledi.

SONUÇLAR ÇOK KÖTÜ

Sinan Berkman, jinekolojik kadın kanserleri arasında en sık görülen kanser türünün rahim kanseri olduğunu, ardından yumurtalık ve rahim ağzı kanserlerinin geldiğini anlattı. Yumurtalık kanserinin ise diğer jinekolojik kanser türleri arasında en kötüsü olduğuna dikkati çeken Berkman, “Belirti vermiyor, belirti vermediği için de geç tanı konuyor. Tümörün kendisi de hızlı seyreden, yayılan bir tür. O bakımdan bu kanser türünün sonuçları en kötüsü” dedi.

Rahim ağzı kanserine yönelik 9-26 yaş grubundaki kız çocukları ve kadınlara yönelik aşılama çalışmalarına da değinen Sinan Berkman, şöyle konuştu:
“Karşı görüşler olmasına rağmen jinekolojik onkoloji alanında çalışan uzmanların ortak görüşü, HPV aşılarının yapılması yönünde. Bir takım yan etkilerinden söz ediliyor ama şu anda dünyadaki tüm veriler HPV aşılarının yararlı olduğu yönünde. Rahim ağzı kanserine yönelik yapılan HPV aşısı, bir kadını rahim ağzı kanserinden yüzde 100 olmasa da yüzde 70-80 oranında koruyor. Şu andaki bilgilerimiz bu aşının yapılması yönünde.” (AA)

Dikkat kanser olabilirsiniz

Written By THA on Monday, 5 November 2012 | 13:54

Kayseri Özel Avrupa Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Mesut Polat, dünyada yapılan araştırmalarda suyun içerisinde kanser yapıcı maddelere rastlandığını, bu durumun insan metabolizmasını bozduğunu söyledi.

Dahiliye Uzmanı Dr. Mesut Polat, kanseri meydana getiren dört temel faktör olduğunu belirtti. Söz konusu faktörleri önem sırasına göre, dengesiz beslenme, sigara, enfeksiyon hastalıkları ve mesleki sebepler olarak sıralayan Polat, “Kanserin en önemli nedeninin dengesiz beslenme olduğuna inanıyoruz. Yüzde 30-35 civarında dengesiz beslenmeden kaynaklanır” dedi.

Ağızdan alınan gıdaların en başında su geldiğini ifade eden Polat, dünyada yapılan araştırmalara göre suyun içerisinde astbest, arsenik, krom, nikel, viril klorür ve cıvaya rastlandığına ve söz konusu maddelerin kanser yapıcı olduğuna dikkat çekti. Polat, “Bunların insanın hücresel metabolizmasını bozduğu ve kanser yaptığı belirlenmiştir. Pestisit yani meyvelerin ve sebzelerin böceklenmesini önlemek için sıkılan ilaçlar da suya karışarak kanser yapan nedenler arasına girmiştir” diye konuştu.

Beslenmede kanser yapıcı maddeler arasında sudan sonra en önemli gıdanın buğday olduğunu söyleyen Polat, “Buğdayın depolanması sırasında bir mantar meydana geliyor. Bu mantarlar ve küfler aflatoksin denilen bir zehre neden oluyor. Bu aflatoksin insan vücudunda kansere neden oluyor” şeklinde konuştu.

Polat, diğer kanser yapan gıdaları şu şekilde sıraladı:

“Kanser yapıcı maddeler arasında üçüncü sırada fast foodlar, tütsülenmiş ve işlemden geçmiş kırmızı et sucuk, salam, jambon gibi gıdalar geliyor. Bunların içersinde nitrit, nitrat gibi kanser yapıcı elementler bulunuyor. Merdiven altı üretim yerlerinde nitrozamin yaygın halde bulunuyor. Gereğinden fazla korucu madde ve sodyumnitrat hazır köfte ve dondurulmuş et ürünlerinde bulunuyor. Bir diğeri ise balıklarda rastlanan cıvadır. Sanayi atıklarının suya karışmasıyla balıkların vücuduna girmiştir. Balıklarla birlikte de insan vücuduna girmiştir. Bu da kanser yapıcı nedenler arasında yer alır. Bir diğer ise kızartma ve hamur işleridir. Patates kızartması ve cipslerde, kızgın yağda pişen hamur işlerinde veya bisküvi ve kurabiyelerde aşırı sıcakta pişmesinden dolayı bir takım kimyasal değişiklikler meydana gelir. Aynı yağın tekrar tekrar kullanıldığı zamanlarda akrilamid denilen bir madde meydana gelir ki, bu madde de kansere zemin hazırlar. Bunların dışında birde mangalda pişen etler vardır. Ateşle direk temas eden kırmızı etlerde bir takım hidrokarbonlar meydana gelir. Bunlar vücutta kansere zemin hazırlar. Bunun için etler ızgara, buğulama veya fırınlama şeklinde tüketilmesi gerekir.”

Polat, söz konusu gıdalar beslenme düzeninden çıkarılmayacağı için, kanserden korunmak için bir takım önerilerde bulundu. Kanserden korunmanın en önemli yönteminin, vücutta fazla kiloyu biriktirmemek olduğuna dikkat çeken Polat, “Lifli gıdaları fazla tüketmek, sebze ve meyve tüketmek. Çiğ sebzeler kanseri önlemede önemli rol oynar. Bunlar soğan, sarımsak, brokoli, karnıbahar, pırasa ve turunçgiller. Sebze meyvenin dışında şarküteri ürünleri az tüketmek gerekir. Mümkün olduğu kadar taze et ve meyve tüketelim. Salamura, konserve ve işlem görmüş etlerden uzak duralım. Sigara ve alkolden e uzak durmak çok önemli. Çillenmiş, rengi atmış, bozulmaya yüz tutmuş patateslerden uzak durmak gerekiyor. Fazla kilo almayın, çok hareket edin, egzersiz yapın, doğaya karışın. Bunlar sizi kanser ve diğer tehlikeli hastalıklardan koruyacaktır” ifadelerini kullandı. (İHA)

Dünya hapı yuttu! 'Her 2 kişiden 1'i kanser olacak!'

Written By THA on Sunday, 21 October 2012 | 00:28

Profesör Erkan Topuz'un yaptığı açıklamalar yürek hoplattı. Dünyanın sonunu kanser getirecek.

A Haber’de Deşifre Programı’na konuk olan Profesör Doktor Erkan Topuz, GDO'lu ürünlerle dünyanın dünya savaşından beter günler yaşayacağını söyledi. Profesörün dediğine göre her 2 kişiden 1'i kanser olacak.

anlı yayına konuk olan Türkiye’nin kanser tedavisi konusunda otorite ismi Prof.Dr Erkan Topuz, şok açıklamalarda bulundu..

Prof. Dr Topuz, günümüzde işlenmiş gıdalar ve yanlış beslenmenin kanserin başlıca nedenleri arasında yer aldığını belirtirken, “Böyle giderse Türkiye’de 5 yıl içinde her iki kişiden biri kanser olacak” dedi.

DÜNYA HAPI YUTTU:
2 KİŞİDEN 1'İ KANSER OLACAK


GDO'lu ürünlerle ilgili Fransızların yaptığı çalışmaya göre kanserde patlama tespit edildi. Kanser vakaları yüzde 80 gibi inanılmaz bir artış gösterdi.

GDO'lu ürünlerle ilgili 2 çalışma olduğunu belirten Profesör Topuz, "Eğer hakikaten bu doğru çıkarsa o zaman dünya uçurumdan düşmeye başlayacak. Yani 250 milyon kişi 2015 yılında kansere yakalanacaksa, bu 750 milyon kişi kansere yakalanacak. Sayı inanılmaz artacak.

2 çalışma var ikisi de kansorajen. Bu çalışmalar 10-15 taneye çıktığında dünya hapı yutmuştur demektir. Bu sefer kanser artışı 10 katına çıkacak. Şimdi 4 kişiden 1 kişi kansere yakalanırken o zaman 2 kişiden 1 kişi kansere yakalanacak. İnşallah olmaz ama gidişat öyle değil."

MISIR YİYEN HAYVAN ÖLÜM SAÇIYOR

Profesör Topuz'un aktardığına göre GDO olması gerekmiyor bile... Mısır ile beslenen bütün hayvanlar kanser tehlikesi yayıyor. Zira mısır ile beslenen hayvanda Omega 6 fırlıyor. Omega 6 ise kanser yapıyor.

*Mısırla beslenen büyükbaş hayvanlarda Omega 6 (kansorejen) sekiz ile 10 kat daha fazla... GDO'lu mısırla beslenen hayvanlarda ise Omega 6 20 kat daha fazla olacak. O zaman mahvolduk demektir.

*Hazır yemlerde dioksin bulundu. Bu da yüzde yüz kansorejen. Sucuk, sosis, salamda bulunuyor.

*Bütün yiyeceklere dolaylı olarak GDO giriyor.

DÜNYA SAVAŞINDAN BETER

GDO ile ilgili yapılan araştırmalar gerçek çıkarsa o zaman felaketin tam ucundayız demektir. Dünya savaşından çok daha beter.

Omega 6 ile beslenen hayvanlardan yapılan sucuk, sosis, salam

SOSİS FELAKETİ

*Ayda 12 tane sosis yiyen çocuklarda lösemi riski 5 kat fazla
*Haftada 1 sosis yiyen çocuklarda beyin tümörü riski 2 kat fazla
*Haftada 2 sosis yemek ise kanser riski oranını 3'e katlıyor.

SALAM : En tehlikelisi ise salam. Çünkü pişirilmeden yeniliyor. İçinde her türlü mahlukat var. Hamile kadınlarda ise daha kötü. Çünkü çocuğa geçiyor.

JAMBON, PASTIRMA, SUCUK: Bunları yiyen çocuklarda kanser riski 3 kat fazla...

Kaynak: internethaber.com)

Kanser tedavisinde önemli başarı

Written By THA on Friday, 19 October 2012 | 13:46

ABD'de yapılan bir araştırma ısı ve kanser ilacı ileten nano çubuklarla, kanserli tümörlerin yok edilebileceğini gösterdi.

ABD'nin Utah eyaletindeki Brigham and Women's Hospital (BWH) hastanesinden bilim insanları yaptıkları klinik öncesi araştırmada, kanserli tümörleri, yakın kızıl ötesi ışıkla yönlendirilen, ısı ve kanser ilacı iletme yeteneğine sahip nano çubuklarla yok etmeyi başardı.

Nano çubukları yönlendirmede kullanılan yakın kızıl ötesi ışık, vücut tarafından çok düşük oranda emilmesine karşın vücuda müdahaleye gerek olmadan dokunun derinliklerine nüfuz edebiliyor.

BWH Nanotıp ve Biomateryaler Laboratuvarı Direktörü anestezi uzmanı Dr. Omid Farokhzad başkanlığındaki bilim insanları, yaptıkları araştırmada türünün ilk örneği olan, kendiliğinden oluşma ve hücrelere ilaç iletme özelliğine sahip, yakın kızılötesi ışığa duyarlı altın nano çubuklar kullandı.

Araştırmacılar, nano çubuk aracılığıyla seçilen kanserli hücrelere bir kemoterapi ilacının yanı sıra, kızılötesi ışığın enerjisini ısıya çevirme özelliğine sahip altın nano çubuklardan elde edilen ısıyı da iletti.

Böylece ısı ve kanser ilacının birbirinin gücünü artırmasını sağlayan araştırmacılar, kanserli doku üzerinde anti tümör etkisi yaratmayı başardı.

Araştırmacılar, tasarladıkları nano çubuk sisteminin güçlü yeteneklerini göstermek amacıyla, canlı organizma üzerinde oluşan anti tümör etkisini değerlendirmelerine imkan sağlayacak bir klinik öncesi modelden yararlandı. Oluşturulan klinik öncesi modelde, her biri tümörün ağırlığına ve boyutuna bağlı olarak değişen 4 ayrı ilaç grubu, 2 farklı tümör grubu üzerinde denendi.

Önce kendi kendine oluşma özelliğine sahip altın nano parçacığı şırınga eden araştırmacılar, şırınga işleminden 10 dakika sonra da altın nano çubuğun bulunduğu nano parçacığını faal hale geçiren yakın kızıl ötesi ışıkla tümörü aydınlatarak ısı yarattı. Sonuçta, kullanılan platformun ısıyı ve kanser ilaçlarını başarıyla kanserli hücrelere ilettiği ve ısı ile kanser ilacının birbirinin etkisini artırarak tümörleri yok ettiği görüldü.

Farokhzad yaptığı açıklamada, ''Isı ile yakma kanser tedavisinde sık kullanılan bir yöntemdir. Bu platformda asıl heyecan verici olan seçilen kanser hücrelerini hedef almamız ve önce kanser ilacını kontrollü bir şekilde vererek, daha sonra da altın nano çubuğunu faal hale geçirmek suretiyle ısı girişini tetikleyerek tümöre iki defa vurmamız. Üstelik bütün bunlar vücuda müdahalede bulunulmaksızın yapılabiliyor" dedi.

ABD'deki devlete bağlı Ulusal Sağlık Kurumu (NIH) ve David Koch-Prostate Cancer Foundation in Cancer Nanotherapeutics adlı kuruluşun desteğiyle yapılan araştırma, Angewandte Chemie International Edition adlı bilimsel dergide, elektronik ortamda yayımlandı. (AA)

Kansere erken tanı için yeni yöntem

Written By THA on Wednesday, 17 October 2012 | 14:26

Bebeğin kromozom yapısı anne kanında belirlenecek. Bu gelişme uzun vadede kanserin erken tanısını doğuracak.

İstanbul Üniversitesi (İÜ) Fen Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü'nde deneme çalışmaları tamamlanan ''Serbest Fetal DNA Analizi'' ile anne kanından bebeğin kromozom yapısına bakılarak, anamolileri teşhis edilebilecek.

Uzun vadede kanserin erken tanısını da doğuracak bu analiz çalışmaları, bir buçuk yıl içinde sonuç verebilir hale gelecek.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Kılıç Aydınlı, Amerika'da 10 yıllık bir çalışma sonucu geliştirilen ve basit bir kan testiyle anne karnında bebeğin kromozomlarına ulaşılabilecek çalışma hakkında bilgi verdi.

Bu alanda Türkiye'de 5 yıldır çalışma yürüten ekibin üyesi olan Perinatoloji Uzmanı Aydınlı, 1966 yılından beri bebekle ilgili genetik bir sorunun olup olmadığının amniyosentez, CVS ve kordonsentez yöntemleriyle belirlendiğini belirterek, bu yöntemler sonucunda fetal kaybın yaşanabildiğini, 100 girişimin 10'undan patolojik sonuç alındığını, 90'ının ise boş yere yapılmış olduğunu ifade etti.

Doktorlar yüzde 2'lik düşük riskinden söz etseler de anne adaylarını bu oranın korkutmaya yettiğini belirten Aydınlı, ''Amniyosenteze karar verirken geçen süreç çok sıkıntılı. Anne-baba üzülüyor. 10'da 1, bir şey çıkıyor, onda 9 bir şey çıkmıyor'' dedi.

4 SAATTE ANALİZ

Bebeğin bulunduğu ortama müdahale etmeden bu işin halledilip halledilemeyeceğini tespit etmek için ciddi araştırmalar başlattıklarını anlatan Aydınlı, şu bilgileri verdi:
''Eski bir otopsi bulgusuna dayanarak anne kanında bebeğe ait hücrelerin olabileceği biliniyordu. Fakat bu yöntem çok zahmetliydi. Fetal hücre üzerinden gidilen yöntem, yüzde 61 başarıya ulaştı. 1997 yılında günümüzün prenatal tıbbını ve başta onkoloji olmak üzere bütün tıbbı değiştirmeye aday yeni bir yöntem bulundu. O da Çinli bir bilim adamı, anne kanında bebeğe ait DNA'nın olduğunu ispat etti. DNA eşittir genom. Yani canlıya ait her türlü bilgi, bu DNA'nın içinde var.
Son 10 yılda bu yöntem çok hızlı bir şekilde gelişti. Yeni çıkan iki ana yöntemle bu sonuçları 4 saat içinde almamız mümkün. Muazzam bir yazılım teknolojisi, muazzam bir teknik gelişme. Sonuçta 25 milyon bazı, 4 saatte analiz etmek bugün için mümkün. Bu çalışma, gebeliğin çeşitli haftalarında bebeğe ait gelişmeleri araştırma imkanı sağlayacak.''

Aydınlı, Amerikalılar'ın, Almanlar'ın ve Çinliler'in bu konuda ileri düzeyde araştırmalar yaptığını belirtti. Bu yöntemin bugün çok pahalı olduğunu ancak ileride ucuzlayacağına ve yaygınlaşacağına inandığını ifade eden Aydınlı, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Amniyosentez yönteminin taşıdığı riskler olmadan, gebeliğin 8. haftasından itibaren bebeğin kromozom yapısından anamolileri teşhis edebileceğiz. Bu gelişme uzun vadede kanserin erken tanısını doğuracak. Bugün anneden alınan kan örneği ile bebeğe ait DNA analiz edilebiliyor. Bebekte Down Sendromu var mı? Yok mu? Şu kromozom için taşıyıcı mı değil mi? Bu sonuç artık belirlenebiliyor. Bu yöntemin şu an küçük bir zayıf noktası var. Elde edilen DNA, küçük fragmanlar halinde. Bir de şişman hastalarda DNA oranı çok düşük çıkabiliyor, sonuç verilemeyebiliyor. Ama bu oran yüzde 1'in altında. Bugün için bu yöntemle yüzde 99'un üzerinde sonuç vermek mümkün.''

Amniyosentezin henüz tarih olmadığını dile getiren Aydınlı, ''DNA analizinde riskli bir sonuç bulduğunuzda mutlaka amniyosentezle bir teyit daha gerekiyor. Ben kişisel olarak invaziv girişimlerin tamamen kalkacağına inanmıyorum. Çünkü 4 bin 868 tane genetik hastalık var. Bunların bir kısmı en azından invaziv girişimde elde edilen dokuya ihtiyaç duyabilir. Yeni çıkan yöntemle, bu hastalıkların tanısının yapılması, sınanması ve güvenilir olduklarının kanıtlanması lazım. Bu daha çok uzun zaman alacağa benziyor.''

İLERİDE TARAMA TESTLERİNİN YERİNİ ALACAK

İÜ Fen Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Araştırma Grubu'nun yürüttüğü çalışmalarda son aşamaya gelindiğini anlatan Aydınlı, çalışmanın bir buçuk yıl içinde sonuç verebilir hale geleceğini dile getirdi.

''Serbest Fetal DNA Analizi''nin şu an sadece riskli gebelere uygulandığını ifade eden Aydınlı, ''Elde edilen, DNA kalitesiz DNA olduğu için çok iyi sonuç veremeyebiliyor. Bu açıdan tam anlamıyla tanı testi yerine geçmiyor. Yüzde 99'un üzerinde doğruluk payı olan bir tarama testi gibi görülüyor. Zayıf noktası şu an için bu'' diye konuştu.

Bir vakanın analizinin 600 dolar olduğunu belirten Aydınlı, analizin Almanya'da bin avroya, Amerika'da ise 900-1800 dolara yapıldığını söyledi. Analizlerin bir kaç sene içinde ucuzlayacağını belirten Aydınlı, ''Çiplerin maliyeti bugün 40 dolar. Şu anda Ar-Ge'yi finanse ediyorlar, o finansman bittikten sonra yaygın halde kullanılacak ve ucuzlayacaktır. İleride tarama testlerinin de kalkacağına, yerine önce bu DNA tarama testinin yapılacağına inanıyorum. DNA testinde sorun çıktığında, yine amniyosentez yapılacaktır. Yüzde 99 ihtimalle patolojik bulgu çıkacaktır, çünkü testin duyarlılığı çok yüksek. Gelecekte morfolojik değerlendirmenin önemi artacak'' şeklinde konuştu.

Aydınlı, yakın gelecekte iç organ kanserlerinin, DNA taramalarıyla erken aşamada yakalanacağını ve hastalığın ilerlemeden tedavisinin mümkün olacağını söyledi. (trtturk)

Türk doktorun kanser buluşuna ABD’den patent

Written By THA on Friday, 14 September 2012 | 00:49

Doç. Dr. Tan İnce’nin, kanser tümörünün laboratuvarda büyütülmesini sağlayan buluşu sayesinde, kişiye özel ilaçların yapılması umuluyor.

ABD Patent Dairesi, Miami Üniveristesi Miller Tıp Okulu’nda kanser araştırmaları yürüten Doç. Dr. Tan İnce’nin, kanser tümörünün laboratuvar ortamında büyümesini sağlayan ‘Hormon uyumlu doku kültürü sistemi’ adlı buluşuna patent verdi.

Kişiye özel ilaç

Dr. Tan İnce, 2005 yılında başvuru yapmış, incelemesi yedi yıldan fazla sürmüştü. Hürriyet’e konuşan Doç. Dr. İnce, buluşu ve önemini şöyle anlattı:

“Bu teknolojiyi kullanarak, hastadan aldığımız tümör hücrelerini laboratuvarda büyütüp, ilaçlara yanıtını test edeceğiz. Günümüzde tedaviye başlamadan, kullanılan ilaçların hastaya faydalı olup olmayacağını bilmeye imkân olmuyor. Tümör hücrelerini büyüttüğümüz zaman, binlerce ilacı test etme imkânı olacak. Böylece hastaya, kendi tümörü üzerinde etkili olma ihtimali en yüksek ilacı seçip verebilme olanağı doğacak.” (Hürriyet)

Kansere karşı kokulu kara üzüm

Written By THA on Wednesday, 12 September 2012 | 15:07

Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nce yürütülen projeyle, Karadeniz'de kanserin önlenmesi için kokulu kara üzüm bağcılığının geliştirilmesi amaçlanıyor.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Çelik, Türkiye ve Amerika'nın önde gelen en kaliteli kokulu kara üzüm çeşitlerini topladıklarını ve 61 çeşidi araştırma sahasında çoğaltarak bölgeye uygun çeşidi belirlediklerini anlattı.

Çelik, şöyle devam etti:
''Kara üzüm kabuğundaki resveratrol maddesi içeriği en fazla Karadeniz Bölgesi'nde yetişen üzümlerde görülüyor. Bu nedenle bölgede bağcılığın geliştirilmesini sağlamayı hedefliyoruz. Karadeniz Bölgesi'ndeki nemli iklimlerde yetişen kokulu kara üzümün kabuğunda bolca yer alan resveratrol maddesi bir yandan üzümün yetişmesini sağlarken öte yandan antioksidan, antimutagen ve antikanserojen aktivitesi göstererek, insan vücudunda kanser dokularının oluşumunu, gelişimini ve artmasını engellemekte. Ayrıca kolesterolü düşürdüğü de saptanmıştır. Kara üzüm vücutta yağların erimesine yardımcı olarak cildin taze ve temiz bir görünüm almasını sağlıyor. İçerdiği maddeler sayesinde güzellik iksiri olarak da nitelendiriliyor. Bir salkımkara üzüm veya buna eş değer kurutulmuş kara üzüm, vücudu ve beyin hücrelerini zindeleştiriyor.'' (trtturk)

Dikkat! Ayakkabıda kanser var

Written By THA on Monday, 10 September 2012 | 19:33

Okullar açıldı, eylül ayı masraf ayı. Anne babalar haklı olarak en ekonomik olan malzemelere yöneliyor. Ama, ucuz ürünler için uzmanlar uyarıyor; özellikle, ayakkabı, su matarası, ya da diğer kırtasiye malzemelerinin üretiminde kullanılan ftalat isimli kanserojen madde sağlık açısından risk yaratıyor. Uluslararası bir market zinciri çocuk ayakkabılarını analiz ettirdi. Ve ftalat gerçeği ortaya çıktı... (cnnturk)









Bu video Adobe Flash Player'ın son sürümünü gerektirmektedir.


Adobe Flash Player'ın son sürümünü indirin.



Kolon kanseri riskini azaltıyor

Written By THA on Tuesday, 10 July 2012 | 15:41

Anadolu Sağlık Merkezi genel cerrahi uzmanı Prof. Dr. Fatih Ağalar, önerilenden fazla et tüketmemenin, posadan zengin, yağdan fakir gıdalarla beslenmenin, egzersiz yapmanın ve uygun tarama testlerinden geçmenin kolon kanseri riskini azaltacağını bildirdi.

Ağalar, yaptığı yazılı açıklamada, kolon kanserinin batı toplumlarında görülme sıklığının arttığını, kanserin tanı ve tedavisindeki ilerlemeler sayesinde de bu hastalığa bağlı ölümlerin azaldığını kaydetti.

“Önerilenden fazla et tüketmemek, posadan zengin, yağdan fakir gıdalarla beslenmek, egzersiz yapmak ve uygun tarama testleri ile kolon kanserinden korunmak mümkün olabilir” görüşlerini bildiren Ağalar, yaklaşık yüzde 90'ı kalın bağırsaktaki iyi huylu tümörler nedeniyle başlayan kolon kanserinin ortaya çıkmasında, genetik faktörlerin rolünün diğer kanser türlerine göre daha fazla olduğunu kaydetti.

Yapılan araştırmalara göre, bir insanın ömrü boyunca kolon kanserine yakalanma riskinin yaklaşık yüzde 5,5 gibi küçük bir rakam olduğu değerlendirmesini yapan Ağalar, şu bilgileri verdi:
“Ancak, ailesinde kolon kanseri ya da bağırsaktaki iyi huylu tümör öyküsü olanlar, 50 yaşın üzerindeki kişiler, ülseratif kolit ve crohn hastalığı olanlar, batı toplumlarında görülen beslenme alışkanlığı, işlenmiş gıda ile önerilenden fazla et tüketenler, aşırı kilolular, sigara içenler ile hareketsiz yaşam süren kişilerde hastalığın görülme riski artıyor. Ayrıca meme, yumurtalık ve rahim kanseri varlığında da bu hastalığa yakalanma olasılığı yükseliyor.” (AA)

Çay sevenleri üzecek uyarı

Written By THA on Tuesday, 19 June 2012 | 17:51

Yeni bir araştırmaya göre aşırı miktarda çay içen erkeklerin prostat kanserine yakalanma riski artıyor olabilir.

Glasgow Üniversitesi araştırma ekibi, 37 yıllık bir süre boyunca 6 bini aşkın erkek deneğin sağlık durumunu izledi. Araştırmacılar, günde yedi bardaktan daha fazla çay içen erkeklerde prostat kanserine, hiç içmeyen ya da az çay içenlere kıyasla, yüzde 50 daha fazla rastlandığını söylüyor.

Ancak doktorların dikkat çektiği bir bilinmez var: Kansere çayın mı neden olduğu, ya da bu erkeklerin daha uzun yaşadıkları için mi kanser olduğu açıklık kazanmadı.

Glasgow ekibi, İskoçya'da erkeklerde en sık rastlanan kanserin prostat olduğunu ve 2000-2010 yılları arasında prostat kanseri teşhislerinde yüzde 7'nin üzerinde artış gözlendiğini belirtiyor. Uzun ömür1970 yılında başlanan araştırma çerçevesinde İskoçya'da yaşları 21 ila 75 arasında değişen toplam 6016 gönüllü denekten veriler toplandı.

Sağlık taramasından geçen erkekler, gündelik hayatta tükettikleri çay ve kahve miktarı, sigara içme alışkanlıkları ve alkol kullanımı gibi konularda sorular yanıtladı.

Katılımcıların yüzde 25'ten biraz daha azı, çok çay içen grubu oluşturuyor.

37 yıllık süre boyunca bu grubun yüzde 6,4'ünde prostat kanseri tespit edildi. Araştırmanın başkanı Doktor Kaşif Şefik, ''Çayın bir risk faktörü olup olmadığından emin değiliz. Çay içenler genelde daha sağlıklı oluyorsa, daha uzun yaşadıkları için prostat kanserinin daha sık görüldüğü grubu oluşturuyor olabilirler.'' diyor. Doktor Şefik, çok çay içenlerin aynı zamanda daha az kilolu, daha az alkol kullanan ve daha sağlıklı kolesterol seviyesine sahip grup olarak dikkat çektiğini vurguluyor. Ancak Glasgow Üniversitesi araştırma ekibi, bu faktörleri göz önünde buludurdukları zaman dahi prostat kanseri ve çok çay içimi arasında bir bağ kurulabildiğini söylüyorlar. (BBC Türkçe)

Banka ve Kredi haberleri

Daha fazla haber