Güncel

Showing posts with label Beslenme. Show all posts
Showing posts with label Beslenme. Show all posts

Bu yiyecekleri tüketmeyin!

Written By THA on Thursday, 25 October 2012 | 20:54

Kan şekerini yükseltme hızını artırdığı için...

Kurutulan meyvelerin kan şekerini yükseltme hızını arttırdığı, bu nedenle kronik böbrek hastalarının bu yiyecekleri tüketmemesi gerektiği bildirildi.
Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Beslenme ve Diyet Ünitesi Başdiyetisyeni Kibar Gültekin Kurt, kurutulan meyvelerin kan şekerini yükseltme hızını arttırdığını, bu nedenle kronik böbrek hastalarının bu yiyecekleri tüketmemesi gerektiği bildirdi.

Diyetisyen Kurt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, besinleri kurutarak saklama işleminin yararlı ya da zararlı olduğunun kesin olarak tanımlanamayacağını belirtti.

İnsanların yüzyıllardır kış mevsimine hazırlık yapmak için yaz meyve ve sebzelerini kurutarak sakladıklarını dile getiren Kurt, bunun yanı sıra dondurma ve konserveleme yönteminin de kullanıldığını anlattı. Her üç yöntemin de tercih edilebilir olduğunu ifade eden Kurt, besinlerin özelliğine göre bu yöntemlerden herhangi birinin seçilebileceğini söyledi.

Kurutma sırasında, güneşten yararlanarak besinde bulunan su oranının azaltıldığını belirten Kurt, besinlerin bozulmaması için bu işlemin iyi yapılması gerektiğini aktardı. Dolmalık biber, domates, kayısı gibi ürünlerin güneşte, yeşil fasulye, bamya, patlıcan, nane ve bitki çaylarının da gölgede kurutulması gerektiğini vurgulayan Kurt, şunları kaydetti:

''Kurutma işlemiyle sebze ve meyvelerdeki C vitamini büyük oranda, A vitamini yüzde 30 oranında kaybolur fakat mineral içerikleri, örneğin potasyum ve fosfor artıyor. Özellikle kurutulan meyvelerin mineral oranı arttığı için kan şekerini yükseltme hızı da artıyor. Bu nedenle kurutulmuş meyveleri, kronik böbrek hastalarının tüketmemesi gerekiyor. Şeker hastalarına da günde yalnızca bir kuru meyve yemelerini öneriyoruz.''

Kibar Gültekin Kurt, yaşanılan şehrin sıcaklığının ve neminin kurutma işlemi süresini değiştirdiğini dile getirerek, 1 ya da 2 haftanın güneşte kurutma işleminde yeterli olduğunu söyledi. Ürün normal süreden fazla güneşte kaldığı zaman besin değerinin daha fazla kaybolduğunu belirten Kurt, besin yapısının ve şeklinin değişeceğini, gölgede kurutma işleminin daha uzun sürebileceğini anlattı.

Yiyecekler seçilirken de özen gösterilmesi gerektiğini vurgulayan Kurt, ''Kurutma yönteminde sebze ve meyvelerin sağlam ve olgunlaşmış olanları tercih edilmeli. Kurutma işleminden sonra besinler bez kesede kuru ve serin bir ortamda saklanmalı ve hava alması engellenmeli. Kurutulan besinlerin saklandığı ortamın nemi kontrol altına alınmadığı takdirde böceklenme meydana gelebilir'' ifadelerini kullandı.

Kurutulmuş besinlerin pişirme sürelerinin tazelerine göre daha uzun sürdüğünü dile getiren Kurt, meyve ve sebzelerin bol suyla yıkandıktan sonra pişirilmesi ve ilk haşlama suyunun dökülmemesi gerektiğini belirtti. Kurt, ayrıca kurutulmuş besinlere doğru pişirme yöntemi uygulandığında kanserojen bir etkinin olmadığına da vurgu yaptı.

Besinleri dondurarak saklama işleminde C vitamini oranının daha az kaybolduğunu ifade eden Kurt, mevsimine uygun olmayan sebze ve meyveleri tüketmek yerine, yaz sonlarında hazırlanan kurutulmuş ya da dondurulmuş ürünlerin tüketilmesinin daha sağlıklı olduğunu sözlerine ekledi. (AA)

Çocuğunuzun beslenme çantasında ne var?

Written By THA on Monday, 17 September 2012 | 15:02

Yüz binlerce ilkokul öğrencisinin yeni öğretim yılına başlayacağı bugünlerde, çocukların beden sağlığına da dikkat etmek gerekiyor.

Günün büyük bir bölümünü okulda geçirecek olan öğrencilerin, derslerinde başarılı olabilmeleri için aldıkları gıdanın önemi büyük olduğuna dikkat çeken Park Sima Limited Şirketi Genel Müdürü Diyetisyen Gülşen Altın, “Hem bedensel hem de zihinsel enerji için dengeli sağlıklı bir beslenme planı yapılmalı. Kahvaltıda taze sıkılmış 1 bardak portakal suyu, yumurta, süt, peynir, zeytin yer almalı” dedi.

Kahvaltının günün en önemli besini olduğunu vurgulayan Diyetisten Gülşen Altın, sağlıklı beslenme alışkanlığının küçük yaşta aileler tarafından kazandırılması gerektiğine dikkat çekti. Anne ve babaların çocuklarının beslenme çantası için dikkatli bir alışveriş yapmasını öneren Altın, “Hem bedensel hem de zihinsel enerji için dengeli sağlıklı bir beslenme planı yapılmalı. Kahvaltıda taze sıkılmış 1 bardak portakal suyu, yumurta, süt, peynir, zeytin yer almalı. Tahin, Pekmez, bal, fındık-fıstık ezmesi olabilir. Çavdar Ekmeği ya da çok tahıllı ekmekler tercih edilebilir” diye konuştu.

DAMAK ZEVKİ GELİŞECEK

Obezitenin ve sağlıksız ayaküstü fast food beslenmenin salgın bir hastalık durumuna geldiğine dikkat çeken Altın, sözlerini şöyle sürdürdü: “Çocuklarımızın damak tatlarını küçük yaşlarında sağlıklı seçeneklere yönlendirmeliyiz. Yoğun yaşamlarımıza rağmen çocuklarımıza mutlaka zaman ayırmamız gerekiyor. Öğrencilerimizin çikolata, bisküvi, hamburger, cips, kola gibi zararlı seçeneklerden uzak tutulması gerekiyor. Onların damak tatlarına uygun sağlıklı seçenekler mevcut. Anne soğuk sandviçleri, poğaça ve kekleri çocukları besin katkı maddelerinden sağlıksız beslenmekten uzak tutacak. Beslenme çantalarını kontrol ederseniz. Onun zevklerine göre yeni seçenekler de üretilebilir.”

OKUL ÇAĞINDA BESLENME

5- 13 yaş grubu çocuklarının sağlıklı büyüme ve gelişim sağlamaları için beslenme çantalarının büyük önem taşıdığına dikkat çeken Altın,beslenme çantasının kolay taşınabilir olması konusunda da velileri uyardı. Sağlıklı bie beslenme çantasının içinde neler olması gerektiğini Altın şöyle anlattı: "Kutu süt (200 ml),kutu ayran(150gr), kutu (%100) meyve suyu (200ml), karışık meyveli kuruyemiş( çekirdekli siyah üzüm, kuru dut, badem, fındık, fıstık, kuru kayısı, kuru incir, leblebi), taze meyve, anne kurabiyesi, anne poğaçası, anne sandviçi olmalıdır. Çocuğunuz öğünlerini ders ve tenefüs saatlerine göre planlamalısınız. Çocuklar, her 2 teneffüste 1 ara öğün yapmalıdır. Beslenme çantası içerisinde hazır gıdalar değil, evde hazırlanmış gıdalar konulmalıdır. Çocuk sabah uyandığında mutlaka sabah kahvaltısı yaptıktan sonra okula gitmelidir. Beslenme çantasında en önemlisi olan suyu koymayı unutmayınız"

İlkokul yaşındaki çocukların hareketli olacağı göz önüne alınırsa,şeker içeriği yüksek çikolata, bisküvi gibi besinler yerine istediği kadar karışık meyveli kuruyemiş tüketebileceğinin altını çizen diyetisyen Altın, "Bu yaş grubu çocukların oldukça hiperaktif olduklarını düşünürsek gereksinimleri karşılayacak hem besleyici değeri yüksek hem de çocukların zevkle tüketebileceği besinler olmalıdır. Çikolata, cips, bisküvi ve şeker gibi gereksiz kalori, doymuş yağ içeriklerinden uzak durulmalıdır" diye konuştu.

Beslenme çantasındaki en önemli grubun süt ve süt ürünleri olduğuna dikkat çeken diyetisyen Gülşen Altın, "Beslenme çantasında uzun ömürlü UHT sütlerin tercih edilmelidir. Çünkü bu sütler kutuları açılmadığı sürece oda sıcaklığında da güvenle saklanabilirler. Aynı zamanda vücudunuz için gerekli olan kalsiyum ve riboflavinin en iyi kaynağı olan süt, yoğurt ve peynir grubudur. Çocukların özellikle kemik ve diş sağlığı, büyüme ve gelişme, dokuların onarımı, sinir ve kasların düzenli çalışması, vücudun bağışıklık sisteminin güçlenmesi için önemlidir" dedi. (İHA)

Temel Reis haklı çıktı

Written By THA on Tuesday, 26 June 2012 | 19:11

Ispanak ve benzer nitrat yönünden zengin sebzelerin kasları güçlendirdiği bilimsel olarak doğrulandı.

İsveç'teki Karolinska Enstitüsü bilim adamları yaptıkları araştırmada, ıspanaktan aldıkları tuzu bir hafta boyunca farelerin içme suyuna ekledi. Bu sürenin sonunda, düzenli olarak nitrat alan farelerin kaslarında belirgin bir güçlenme olduğu tespit edildi.

Araştırmaya katılan Andres Hernandez, farelere, bir insanın 200-250 gram ıspanak yediğinde aldığı nitrat oranı doğrultusunda tuz verildiğini belirtti.

Nitrat alımının, kırmızı kas olarak da bilinen, fazla efor gerektirmeyen hareketlerde devreye giren, yavaş kasılan kas lifleri üzerinde önemli bir etkisinin saptanmadığını kaydeden Hernandez, ancak beyaz kas olarak bilinen, yüksek eforda kullanılan, hızlı kasılan kas liflerinde önemli değişime yol açtığını bildirdi.

Nitratın, kaslarda bulunan iki proteinin yoğunluğunu artırdığını ifade eden Hernandez, bu proteinlerin de beyaz kaslardaki kalsiyum miktarını yükselttiğini söyledi.

Araştırma sonucunun hem spor alanında hem de kas hastalıklarının tedavisinde kullanılabileceğini ifade eden Hernandez, klinik deney de yapacaklarını belirtti. (AA)

B12 vitamini hakkında neler biliyoruz?

Written By THA on Thursday, 21 June 2012 | 23:54

B12 vitamini eksikliği vücudunuza yeterli ve doğru besin öğesi alamadığınızda ve sindirim sisteminde yaşanan sorunlara bağlı olarak görülebilir...

B12 vitamini suda eriyen bir vitamindir ve diğer adı kobalamindir. B12 vitamini eksikliğinin en yaygın göstergesi yorgunluk halidir ancak yorgunluk, uykusuzluk veya başka bir sağlık durumundan da kaynaklanabilir. B12 eksikliğinin diğer semptomları arasında kilo kaybı, kabızlık veya ishal durumu, kırmızı dil, mide buluntısı ve kusma, karında şişlik ve gaz, el ve ayaklarda hissizlik, denge kaybı ve sinirlilik hali sayılabilir.

Hangi durumlar B12 vitamini eksikliği riskini artırır?
B12 vitamini eksikliği vücudunuza yeterli ve doğru besin öğesi alamadığınızda ve sindirim sisteminde yaşanan sorunlara bağlı olarak görülebilir. Vegan olarak beslenen bireyler hayvansal kaynakları tüketmedikleri için risk altındadırlar. Kronik alkolizim, Crohn hastalığı veya çölyak hastası olmak, yağ aldırma operasyonları, ilerleyen yaş riski artırır çünkü bu durumlarda vücutta yeterli emilim gerçekleşemez.

Yeterli B12 vitamini alınmazsa ne olur?
Vücut yeterli kırmızı kan hücresi üretemez. Yetersizliği halinde, sinir sistemi bozukluklarıyla birlikte, ‘pernisiyöz anemi’ (kansızlık) oluşur. Pernisiyöz anemide, kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin sayısı azalır ve şekilleri bozulur. Bu durum, kemik iliğinde kan hücrelerinin yapımındaki bozukluktan ileri gelir. Pernisiyöz aneminin oluşum nedenleri farklı da olabilir. Nedenlerinden biri, diyetle yeteri kadar B12 vitamini alınmaması veya besinlerin hazırlanması ve saklanması için uygulanan işlemlerin vitamin kaybını artırmasıdır.

B12 vitaminin günlük alım miktarı nedir?
14 yaşından büyük olanlar için günde 2.4 mcg B12 alınmalıdır. Hamilelik döneminde 2.6 mcg ve emzirme döneminde bu miktar 2.8 mcg olmalıdır.

Vücuttaki B12 vitaminin ciddi eksikliğinde ne yaşanır?
B12 vitamini beynin sinir ağını oluşturan hücrelerin büyümesinde ve onarımında önemli rol oynar. Eksikliğinde geri dönüşsüz olan hatırlama güçlüğü, hafıza kaybı ve demans gibi ciddi sorunlar ortaya çıkar. İleri yaşlarda mutlaka rutin takibi yapılmalıdır.

B12 vitaminin kaynakları nelerdir?
Doğru cevap: Et

B12 vitamini, hayvansal kaynaklı besinler olan kırmızı et, tavuk, balık, karaciğer, deniz ürünleri, süt, yumurta, yoğurt ve peynirde bulunur. Günlük diyet çoğunlukla bitkisel besinlerden oluştuğunda, alınan B12 vitamini miktarı da azalır. Özellikle vejetaryen beslenme tipi uygulayanların çok dikkat etmesi gereken bir vitamindir. B12’yle zenginleştirilmiş yiyeceklerle takviye yapılabilir. Gerekirse, beslenmeye ek olarak B12 vitamini takviyesi alınabilir. Besinlere uygulanan yüksek sıcaklık, B12 vitamininin de kaybına yol açmaktadır.

B12 vitamini hangi durumlarda kayba uğrar?
Asit, alkali ve ısıya karşı dayanıksızdır. Kaynatma süresinin uzaması ve derecesinin yükselmesi, B12 vitamininin kaybını artırır. Karaciğerin suda haşlandıktan sonra suyunun dökülmesi, balık haşlandıktan sonra suyunun dökülmesi, yine B12 vitamini kaybını artıran sebepler arasındadır. Etler ızgara yapılırken, sıcaklık ve damlayan suyla B12 vitamininin yüzde 30’u, nemli sıcaklıktaysa yüzde 10-20’sinin kaybolduğu bilinmektedir. UHT sütlerdeki kayıp yüzde 7- 10 civarında iken, yüzde 30 kadarı da kaynamayla kaybolmaktadır.

B12 vitamini eksikliği nasıl tedavi edilir?
Kandaki B12 seviyesini yükseltmek için vitamin takviyesi alabilir veya hayvansal ürünlerin tüketimini artırabilirsiniz. Ancak kandaki seviyeniz göre en uygun destek dozunu hekimle görüşmekte fayda var.
(Dilara Koçak-milliyet)

Obeziteye karşı yeni silah

Written By THA on Tuesday, 19 June 2012 | 01:24

Badem ağacının tohumlarından elde edilen yağın obezite ve şeker hastalığıyla mücadeleye yardımcı olabileceği belirlendi.

ABD'deki Missouri Üniversitesi'nden bilimadamlarının fareler üzerinde yaptığı araştırma, söz konusu yağın midede yaşayan bazı mikroorganizmaları etkileyebileceğini gösterdi.

Bilimadamları, laboratuvarda obez farelerin yiyeceklerine, elde edilen bu "sterkulik yağı" ekledi ve hayvanların ensüline hassasiyetinin arttığını gördü.

Yağın, farelerin midesinde yaşayan 3 tür mikroorganizmayı etkilediğini belirten bilimadamları, ayrıca aynı beslenme şeklinin zayıf farelerde istenmeyen etkilere yol açmadığını da vurguladı.

Araştırma Science Daily dergisinin internet sitesinde yayımlandı. (Star)

Yaşlanıyoruz ve kötü besleniyoruz

Written By THA on Sunday, 17 June 2012 | 01:20

Nüfusu giderek yaşlanan Türkiye, kötü beslenme tehlikesiyle karşı karşıya.

Sağlık Bakanlığı’nın da büyük önem verdiği bu sorun ile Avrupa Geriatri Derneği (EUGMS) ve Abbott Nutrisyon, İstanbul’da “Yaşlı Hastalarda Tam ve Dengeli Beslenme” eğitim programı gerçekleştirdi. Programda yer verilen araştırmalara göre, Türkiye’deki Geriatri Merkezleri’nde 65 yaşını geçmiş yetişkinlerin yüzde 33.5’inde kötü beslenme belirtileri görülüyor. Yaşlı yetişkinlerde kötü beslenme, hastalık veya yaralanmadan sonra iyileşmeyi geciktirme, adale kaybına ve zayıflamasına sebep oluyor.

Programda konuşan Akademik Geriatri Derneği Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Geriatri Ünitesi Başkanı Prof. Dr. Servet Arıoğul da 3 yaşlıdan 2’sinin günlük beslenmesinde bir öğün atladığını anlattı. (Hürriyet)

Gizli açlığa dikkat

Written By THA on Friday, 15 June 2012 | 22:02

10 ülke mikro besini tartıştı

UNICEF Beslenme Uzmanı Vilma Tyler, “Zenginleştirilmiş un ile yapılan ürünler çocukların zeka düzeylerinde artışa neden oluyor ve entelektüel başarılarının artırıyor” dedi.

Türkiye'de UNICEF ve Unun Zenginleştirilmesi Girişimi tarafından düzenlenen çalıştayla, unun zenginleştirilmesi 10 ülkeden aralarında bilim adamı, doktorlar, halk sağlığı uzmanları, akademisyenler, hükümet kuruluşları ve un sanayisi temsilcilerinin de bulunduğu 60 katılımcı tarafından farklı açılardan ele alındı.

UNICEF Beslenme Uzmanı Vilma Tyler, unda yapılacak zenginleştirmenin yaşam kalitesini arttırdığını belirterek, zenginleştirilmiş un ile yapılan ürünlerin çocukların zeka gelişimlerinde artışa neden olduğunu ve entelektüel başarılarının artırdığını vurguladı.

GİZLİ AÇLIK SÜRESİNDE FARK EDİLMEYEBİLİR
Tyler, mikro besinlerin yani vitamin ve minerallerin eksikliğinden kaynaklanan sorunların, tüm dünyayı ilgilendiren meseleler olduğunu belirterek, özellikle demir, folik asit, A vitamini, çinko ve D vitamini gibi vitaminlerin eksiklerinin, sağlıklı bireylerin yetişmesinin önündeki en önemli sorun olduğunu ifade etti.

Besin müdahaleleri arasında toplum sağlığının sağlanabilmesi için en güvenli ve maliyeti en düşük müdahalenin unun zenginleştirilmesi olduğunu dile getiren Tyler, “Gizli açlık adını verdiğimiz süreçte, bir kişide mikro besin eksikliği olabilir ama bu fark edilmeyebilinir. Semptomlar görülmeye başladığında ise mikro besin eksikliği ciddi düzeye taşınmıştır” dedi.

MİKRO BESİN EKSİKLİĞİ ENTELLEKTÜEL GELİŞİMİ OLUMSUZ ETKİLİYOR
Birçok insanda görülen gece körlüğünün A vitamini eksikliğinden kaynaklandığını anlatan Tyler, pek çok insanın bunun sebebinin bilmediğini ancak bu sorunun zamanında çözülmezse körlüğe neden olabileceğini belirtti.

Demir eksikliğinde ise aneminin ortaya çıktığını ifade eden Tyler, “Anemi çocukların bünyelerini zayıf, konsantrasyonlarının düşük olmasına neden oluyor. Dolayısıyla eğitim başarılarını ve zihinsel kapasitelerini olumsuz etkileniyor. Mikro besinler çocukların gelişiminde erken düzeyde beyin, omurilik gelişiminde büyük etkiye sahipler. Hayatlarının ilk dönemlerinde bu vitaminlerden mahrum kalırsa fiziksel, entelektüel ve zihinsel gelişimi açısından sıkıntılar yaşanır” diye konuştu.

Folik asittin ise doğurgan yaştaki kadınlar ve hamileler için çok önemli olduğunu vurgulayan Tyler, şunları kaydetti:
“Folik asit eksikliği nedeniyle doğumsal anomileler oluşabilir. Bununla ilgili Türk cerrah Murat Mutuş tarafından bir araştırma yapıldı. Araştırmada, en sık rastlanan doğumsal anomalilerden nöral tüp defektinin çocukların tedavi süreçlerinde yılda 1 kişi için 10 bin dolar harcandığını gösteriyor. Bu kişilerin yaşam süreleri düşünüldüğünde bu masraflar 300-500 bin doları buluyor. Bu sağlık sistemi ve aile üzerinde yük oluşturuyor.”

SAĞLIKLI BEBEKLİK GEÇİREN SAĞLIKLI YAŞAM GEÇİRİR
Unun Zenginleştirilmesi Girişimi Eğitim ve Teknik Destek sorumlusu Quentin Johnson ise Türkiye'de diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi demir ve folik asit eksikliğinin olduğunu belirterek, şu anda bu konuda Türkiye'de araştırmalar yapıldığını ifade etti.

Unun zenginleştirilme süreçlerinde tüm paydaşların bir araya gelerek bunu konuşması ve sorunları ele alması gerektiğini vurgulayan Johnson, sorunun ancak ortak bir çalışmayla çözüleceğini belirtti.

Mikro besinlerin kadınların sağlıklı olması için son derece önemli olduğunun altını çizen Johnson, “Özellikle gebe kaldıklarında çünkü sağlıklı anne sağlıklı bir bebek dünyaya getirir. Sağlıklı bebeklik geçiren birey sağlıklı çocukluk ve devamında sağlıklı bir yaşam geçirir. Bu döngü şeklinde ilerliyor” dedi.

DEMİR EKSİKLİĞİ ZEKAYI 8 PUAN DÜŞÜRÜYOR
Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Toplum Beslenmesi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülden Pekcan, beslenmeden kaynaklanan sağlık sorunların çözülmesi için öncelikle diyetin düzeltilmesi, besin desteğinin verilmesi, sağlık hizmetinin düzeltilmesi ve besin zenginleştirilmesinin yapılması gerektiğini belirtti.
Türkiye'de beslenmede enerjinin yüzde 44'ünün ekmekten alındığını ifade eden Pekcan, bu nedenle ekmeğin tam tahıllı, posalı olmasının ve içine demir, folik asit, B 12 vitamini gibi vitaminlerin katılmasının dengeli beslenmede önemli olduğunu kaydetti.

Bu şekilde mikro besinler nedeniyle yaşanan sorunlarını azaltılacağını ifade eden Pekca, “Örneğin, demir yetersizliği çocuklarda bilişsel gelişimi ve IQ'yu etkiliyor ve IQ'da 5 ile 8 arasında bir düşüklüğe neden oluyor. İnsanların üretkenliği ve algılamasını etkiliyor, hastalığa yatkınlığı arttırıyor. Zenginleştirmeyle bunların önüne geçilebilinir” diye konuştu. (AA)

'Yeme artık' diyen gen bulundu

Written By THA on Friday, 8 June 2012 | 21:12

ABD’de obezitenin durmaksızın artış göstermesi, bilim insanlarını şişmanlık üzerine daha fazla araştırma yapmaya teşvik ediyor.

Columbia Üniversitesi Tıp Merkezi’nde yapılan yeni bir araştırma, iştahı düzenlemede kilit rol oynayan bir beyin reseptörü keşfetti. Fareler üzerinde yapılan deneyler sonucu bulunan reseptörü “Gpr17” olarak adlandıran bilim insanları, farelerin iştahını azaltmayı ve artırmayı başardı.

Araştırmayı yapan ekibin başında bulunan Dr. Domenico Accili, “Biz bu reseptöre yetim reseptör diyoruz. Çünkü bu reseptörü hangi maddenin etkinleştirdiğini henüz bulamadık” dedi. Dr. Accili geçmiş çalışmalardan edindikleri bilgilere dayanarak, bu reseptörü aktive edebileceğini tahmin ettikleri ilaçlar bulunduğunu, uzunca bir süre de tip 2 diyabet ve obezitenin sebebi olan insülin direnci ile ilgili araştırmalar yaptıklarını söyledi.

İLAÇ ÇOK YAKINDA ÜRETİLEBİLECEK
Dr. Accili ayrıca birkaç ilacın zaten mevcut olduğunu ancak bu ilaçların şu andaki formları ile beyne etki etmeyeeceğini belirtti. İlacın birkaç çalışma sonucunda kısa sürede piyasaya çıkabileceği belirtiliyor.

RESEPTÖRÜN BİR YAN ETKİSİ YOK
Gpr17 isimli reseptörü harekete geçirmenin şu ana kadar bilinen bir yan etkisi yok. Üstelik reseptör aktive edildiğinde kalp hastalığı ve inme riski taşıyanlar için de faydalı.

Bu iki hastalığın da risk grubunda bulunan obez insanlar için iyi bir haber. (Hürriyet)

Dondurmadaki gizli düşman

Written By THA on Tuesday, 22 May 2012 | 13:16

Türkiye'de dondurmalardaki şeker oranının Avrupa standartlarının üzerinde olduğunu belirten Atatürk Üniversitesi’nden Prof. Salih Özdemir, şeker oranının yüzde 18'lere düşürülmesi gerektiğini söyledi.

Dondurmanın halk sağlığı açısından tehlikeli olup olmadığının iyi araştırılması gerektiğini söyleyen AÜ Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Salih Özdemir, halk sağlığına zararlı olan dondurmaların tüketilmemesi gerektiğini kaydetti.

Özdemir, ''Dondurmanın içerisinde buz kristallerinin kalmaması lazım. Dondurma yapılırken karıştırma işleminin iyi yapılması gerekiyor'' dedi.

Büyük firmaların tamamen kaliteli dondurma ürettiklerini söylemenin mümkün olmadığını ifade eden Özdemir, ''Dondurma yerken maalesef Türkiye'de şeker yiyoruz yani sanki şekerli bir ürün yiyoruz. Biz dondurmanın tadını alırken önce süt tadı alınması gerekiyor. Ama şu andaki dondurmaları yediğimiz zaman önce şeker tadı alıyoruz'' diye konuştu.

''ÇOCUKLAR SEVDİĞİ İÇİN ÇOK ŞEKER KONULUYOR''
Türkiye'de dondurmada şeker oranlarının yüksek olduğunu belirten Özdemir, şunları kaydetti:''Büyük firmalarla konuşuyoruz. Şeker miktarını soruyoruz, en az yüzde 25. Avrupa standartlarında yüzde 18'den yüksek şeker kullanılmıyor. Onun için Türkiye'de maalesef şeker miktarının dondurmalarda çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Şeker miktarının yüksek olması aşırı kalori demektir. Dondurmayı bir fayda olarak tüketiyoruz, sağlık yönünden iyi bir ürün olarak tüketiyoruz ancak tükettiğimiz zaman aşırı enerjiyle karşılaşıyoruz.''

Özellikle çocukların daha çok alması için dondurmaya fazla şeker katıldığını ifade eden Özdemir, şöyle konuştu: ''Çocukların bilindiği gibi şekerli ürünlere istekleri var. Bunu tatmin edebilmek için, ikinciyi satabilmek için büyük firmalar genellikle bu yola başvuruyorlar. İkinci bir durum ise dondurma çok uzun süre dayansın diye bu şeker oranını yüksek tutmaya çalışıyorlar. Şeker az miktarda olduğu zaman dondurmanın yumuşama riski vardır. Şeker miktarı çok olduğu zaman dondurmayı daha uzun süre o şekliyle muhafaza imkanı oluyor. Şeker miktarımızı mutlaka sanayicimizle de konuşuyoruz. Bu şekilde devam edemez, etmemesi lazım. Şeker miktarının mutlaka yüzde 18'e düşürülmesi lazım. Diyabet hastalarının dondurmayı bu şekliyle tüketmesi mümkün değil.'' (AA)

Organik üründe sahtecilik zirve yaptı

Written By THA on Sunday, 20 May 2012 | 12:20

Halden çürük malı toplayıp organik diye 5 katına satıyorlar.

Son 10 yılda üretimi 4 kat artan organik ürünlerde sahtekarlık da patladı. Halden çürük sebze ve meyveleri toplayanların semt pazarlarında organik diye 5 katı fiyata sattıklarını söyleyen Gıda Güvenliği Derneği Başkanı Samim Saner, “Organik logosuz ürünlerin hiçbiri organik değil” dedi.

Türkiye’de 2002 yılında başlayan organik tarım ürünlerinde üretim 4 kat artarken sahtekarlık da zirveye ulaştı. Pazarlarda kilosu 5 liraya satılan ürünlerin çürük olanlarını hallerden yarı fiyatına toplayan uyanık girişimciler, pazarlarda organik diye 10 liradan satmaya başladı. Semt pazarlarında ‘organik’ diye satılan ürünlerin hiçbirinin organik olmadığını öne süren Gıda Güvenliği Derneği Başkanı Samim Saner, “Ambalajsız ve sertifikasız ürünleri organik diye satın almayın, kandırılırsınız. Açık üründe organik garantisi olmaz” dedi.

Her organik çürük mü?
Organik ürünlerin Tarım, Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı’nın verdiği sertifika ile belirlendiğini belirten Saner, çürük ve ezik ürünlerin her zaman doğal ve organik olarak algılandığını söyledi. Bu inanışın doğru olmadığını vurgulayan Saner, tüketicileri şöyle uyardı: “Organik ürün çürük üründür anlayışı doğru değil. Her organik sebze meyve çürük olmaz. Aksine çok düzgün olanlar da bulunur. Sadece organik ürün satan pazarlarda bile kesinlikle ambalajlı ürün alınmalı. Aksi halde tüketiciler aldatılmış olurlar. Normalde kilosu 5 lira olan meyve sebzenin organik olanı 10 liraysa bu otomatikman suistimale açıktır. Hele de bu açık satılıyorsa daniskasıdır. Bazı uyanıklar halden almak yerine pazarcıların çürük çöplerini bile toplayıp satabiliyor. Tüketicinin yapması gereken sadece Tarım Bakanlığı’nın logosunu aramak olmalı.”

7 ekolojik pazar var
Halen organik ürünlerin satıldığı 7 halk pazarı bulunuyor. Bu pazarların üçünü Ekolojik Üreticiler Derneği açıyor. Maltepe Belediyesi Organik Halk Pazarı, Kadıköy Belediyesi Organik Halk Pazarı, Zeytinburnu Organik Halk Pazarı’nda 2010 yılından bu yana hizmet veriyor. Maltepe Pazar, Kadıköy Çarşamba, Zeytinburnu pazarı ise Cumartesi günleri açılıyor. Bu 3 pazarda tüm üreticiler organik ürün sertifikasıyla satış yapabiliyor. Ekolojik pazara gelen ürünler için hem üretici hem de satıcı organik olduğuna dair taahhütname imzalıyor. Uzmanlar ekolojik pazarlarda sahtecilik riski olmadığını söylüyor.

Çakma organik ürün nasıl anlaşılır?
- Hormonlu ürünler genetiği değiştirildiği için kabuğu sert olur ve taşınırken ezilmez.
- Aynı büyüklükte ve şekilde olmaları büyümelerini düzenleyen kimyasallarla sağlanır.
- Üzerlerindeki kimyasal ilaç kalıntıları defalarca yıkansa bile çıkmaz.
- Kimyasallarla kısa süre içinde olgunlaşır.
- Pürüzsüz ve güzel görünmesi için renklendirilmiştir.
- Hormonlu ürünler yılın her mevsiminde üretilebilir.
- Lezzeti ve kokusu organik olana göre daha azdır.

Köylünüze bile güvenmeyin!

Gıda Güvenliği Derneği Başkanı Samim Saner, ‘Köylüden alınan kesin organiktir’ inanışının da doğru olmadığını söyledi. Organik üretiminin çok ciddi bir üretim yöntemi olduğunu vurgulayan Saner, “Bu üretimin bilinçli şekilde yapılması gerekiyor. Bunun çok sert kuralları var. Tarlanın yanındaki tarlada bile ürünler için ilaç kullanılmaması gerekiyor” dedi.

Türkiye’de organik ürün denetimlerinin halen yetersiz olduğu konuşuluyor. Sadece eğitim almış, zamanında hasat eden ve kesinlikle ilaç kullanmayan köylüler doğal ürün yetiştirebiliyor.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı da yaptığı açıklamada tüketicileri, ‘% 100 Doğal, Hormonsuz, Hakiki, Köy ürünü, Saf’ gibi tanımlanan ürünler konusunda uyarıyor. Bakanlık, mutlaka herkesin organik ürün alırken belirlenen pazar yerlerinden etiketli ve logolu ürünleri tercih etmesi gerektiğini söylüyor. (İlker PEHLİVAN / VATAN)

Yoğurdun içinde domuz katkısı bulundu

Written By THA on Thursday, 10 May 2012 | 14:59

Gıda teröristleri yoğurdun da tadını kaçırdı... Maliyeti düşürmek için domuz jelatini ve diğer katkılar kullanılıyor.

Kayıt dışı gıdada her gün yeni bir hile duyuyoruz. Bu sefer de vatandaşın yoğurduna el uzattılar. Yoğurdun içine domuz jelatini ve kullanım izni belli bir miktarda olan, fazlasında çok ciddi hastalıklara yol açan selüloz ile milamin gibi katkı maddeleri katılıyor.

Uzmanlar, yoğurt üretirken kaynatılan sütün yüzde 40'ının buharlaştığını, bu nedenle artan maliyeti önlemek için su tutan; hayvan derisi ve kemiğinden yapılan jelatin gibi katkı maddelerin kullanıldığını, 'doğal' diye aldığımız yoğurtların sağlıksız olduğunu belirtiyor.

Gıda Güvenliği Derneği Başkanı Dr. Samim Saner, az süt kullanarak yoğurt kıvamını tutturmak adına kıvam artırıcı ve hastalıklara yol açan katkıların kullanıldığını söyledi. Malta humması ve brusella gibi hastalıkların bu şekilde üretilen ürünlerden kaynaklandığını belirten Saner, şunları kaydetti:

CİDDİ HASTALIKLAR VAR
"Çiğ sütten yapılan ürünlerde çok dikkatli olmak gerekir. Yoksa ciddi hastalıklara davetiye çıkarmış olursunuz." Tüketicinin güvenli ve Tarım Bakanlığı onaylı ürünleri alması gerektiğini hatırlatan Saner, çömlekte 'köy ürünü' diye satılan markasız yoğurtlara özellikle dikkat edilm

'KAYMAK' DİYE MARGARİN YEMEYİN
'Kaymaklı yoğurt' diye satılan ürünlerin gerçek olmadığını söyleyen uzmanlar, üzerindeki tabakanın da margarinden yapıldığını belirtiyor. Toplu yemekte kullanılan ve tereyağı aroması bulunan margarinin bir miktar sütle birlikte eritilip yoğurdun üzerine 'kaymak' diye döküldüğünü anlatan uzmanlar, tüketicinin 'doğal yoğurt' reklamıyla kandırıldığını vurguluyor. (Takvim)

Astım hastalarına özel beslenme

Daha çok bahar aylarında ataklarının görüldüğü astım hastalığı hayatı da olumsuz etkileyebilmekte. Net olarak belirli yiyecekler astım hastalığına iyi gelir diyemeyiz ama ataklarını azaltmak veya hastanın kendini daha iyi hissetmesini sağlamak mümkün.

Bol lifli beslenin
Lifden yetersiz beslenmek daha fazla işlenmiş yiyecek tüketmek astım riskini artırmakta. Astım ataklarını azaltmak için bol sebze ve uygun miktarda meyve tüketmek önemli. Sebze ve meyvelerdeki vitamin, mineral ve antioksidan maddeler akciğerin sağlıklı çalışması için gerekli.

Haftada 2 kez balık tüketin
Astım hastalarının sıklıkla balık tüketimini önermekteyiz. İçeriğindeki omega-3 yağ asidi akciğerde enflamasyon oluşumunu önleyebilmekte.

E vitamini oldukça önemli
E vitamininden zengin besinlerin tüketimi bağışıklık sistemini güçlendirip akciğer sağlığını koruyor. Bitkisel yağlar, badem, soya, tam tahıllı ürünler, ayçekirdeği, avokado ve yeşil yapraklı sebzelerin tüketimi önemli. Diyetisyen Özlem Sert Aydın

Magnezyumdan zengin besinlere ağırlık verin
Magnezyum minerali de yine astım hastalarında akciğerin normal fonksiyonları ve oksijen taşıması için gerekli bir mineral. Yetersiz magnezyum seviyesi nefes alış verişlerde sıkıntı, hırıltılı nefes oluşturabilmekte. Astım hastalarının çoğunda da magnezyum eksikliği görülebilmektedir. Ispanak, marul, kereviz, taze fasulye, salatalık, fındık, badem, muz magnezyumdan zengin besinlerdir.

İdeal kilonuzda olun
Yüksek kilo herkeste olduğu gibi astım hastalarının sağlığını da olumsuz etkilemekte. Çalışmalara göre astım hastaları kilo verdiklerinde semptomlarda da azalma görülebilmektedir. Kilo enflamasyonu artırmakta, solunum sisteminin de düzensiz çalışmasına neden olabilmektedir.

Tuzlu ve şekerli yiyeceklerden uzak durun
Astım hastalarının kullandığı ilaçlar ödem sorununu tetikleyebilir ve bu durumda astım ataklarını artırır. Ödem oluşumunda tuzlu ve şekerli yiyeceklerin sıklığı ve miktarı önemli.

Diyetisyen Özlem Sert Aydın
www.ozlemsert.com

7 ot, 7 mucize!

Yaz sıcaklarının bir anda bastırmasıyla birlikte bünyemizdeki ve metabolizmamızdaki yavaşlama çeşitli sağlık sorunlarına yol açabiliyor.

Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi ve Fitoterapi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdem Yeşilada, mevsim değişimlerinin insan vucüduna olan etkisinin son derece önemli olduğunu, bu etkileri hafifletmek ve vücuttan su atılımını hızlandırmak için 7 farklı bitkiden yararlanılabileceğini belirtiyor.

Biberiye, funda yaprağı, kiraz sapı, ısırgan yaprağı, yeşil çay, maté yaprağı ve kekik gibi bitkiler içlerinde barındırdıkları özelliklerle vücutta tam bir detoks etkisi yapıyor.

İşte Prof.Dr. Erdem Yeşilada’nın önerdiği 7 farklı bitkinin kullanım amaçları…

Biberiye yaprakları, yapılan deneysel çalışmalarda pankreatik lipaz enzimini baskılayarak bağırsaklardan yağın emilmesini azalttığı ve dolayısıyla kilo almayı ve karaciğer yağlanmasını önleyebileceği bildirilmektedir. Ayrıca safra salgısını artırarak sindirimi, bilhassa yağlı besinlerin sindirimini kolaylaştırmaktadır. Diğer taraftan, biberiye yapraklarının idrar söktürücü özelliği vücuttan ödemin sökülmesine yardımcı olmaktadır.

Funda yaprakları, idrar artırıcı etkisinin yanı sıra sindirimi kolaylaştırıcı özelliği bulunmaktadır.

Kiraz sapı, idrar artırıcı özelliğinin yanı sıra zengin potasyum içeriği nedeniyle vücutta idrar ile atılan potasyum dengesinin bozulmasını önlemektedir.

Isırgan yaprakları da potasyum bakımından zengin bir idrar söktürücü olmasının yanı sıra vücuttaki ödemin atılmasına yardımcı olur.

Yeşil çay ve Mate, içinde bulunan kafein maddesi nedeniyle fiziksel halsizliği giderici ve enerji verici (analeptik) bir içecek olarak bilinmektedir. Kafein türevleri idrar artırıcı etkisi ile yine vücutta ödemin sökülmesine yardımcı olur. Yeşil çay ve mate bitkileri yağ yakıcı (lipolitik) ve glikojenolitik özelliktedir. yağ yakıcı etkisi klinik çalışmalar ile de ortaya konulmuştur.

Kekik uçucu yağının safra artırıcı etkisi bulunmaktadır. Dolayısıyla sindirimi kolaylaştırır. (Milliyet)

Dondurmadaki büyük tehlike!

Written By THA on Monday, 7 May 2012 | 12:36

Et, süt, bal, yoğurt derken şimdi de dondurmalar sahte çıktı. Gıda teröristleri yaz aylarının vazgeçilmez tadı dondurmaya da el attı.

Hileciler yine iş başında. Dondurmaya 'süt' yerine su, 'şeker' yerine yapay tatlandırıcı, 'meyve' yerine de boya katıyorlar.

Gıda teröristleri dondurmaya da el attı. Havaların ısınmasıyla gözde olan dondurmada da akla hayale gelmedik hileler yapılıyor. Şeker yerine yapay tatlandırıcı, doğal sahlep yerine suni sahlep, süt yerine su ve süt tozu, meyve yerine yapay meyve boyası katarak dondurmayı zehirleyen bazı üreticiler, kıvamı tutturmak için de, hayvanların deri ve kemiklerinden elde edilen jelatini (E441) kullanıyor.

SOĞUK YALAN
Süt, şeker ve sahlep üçlüsü ile yapılanın gerçek dondurma olduğunu, gerçek dondurmada katkı maddesi kullanılmadığını söyleyen yetkililer, katkılı buzların da 'dondurma' adıyla satıldığına dikkat çekiyor. Yetkililer, özellikle açıkta satılan zehirli dondurmalar konusunda uyarıyor. Hilecilerin dondurmaya kattığı katkı maddelerinin yarıdan fazlasının dünyanın birçok ülkesinde yasaklandığı, bunların insan sağlığını tehdit ettiği ifade ediliyor.

SOKAKTA SATILAN ZEHİRLİYOR
Hijyenik ortamda üretilmeyen dondurmalar sağlığa zarar veriyor. Özellikle açıkta satılan dondurmalara kuşkuyla yaklaşılması gerektiğini söyleyen uzmanlar, şu uyarıda bulunuyor: "Bu dondurmalar nerede üretilmiş, içine ne konulmuş bilinmiyor. Özellikle çocuklarda karın ağrısı ve bulantı ile kendini gösteren bağırsak enfeksiyonları, zehirlenmeler yaşanabiliyor. Markasız dondurmalardan uzak durulmalı."

KABARTILIP AĞIR GÖSTERİLİYOR
2-3 LİRAYA, 'size özel' gibi ifadelerle tüketicilere sunulan buzlu yiyeceklerin dondurma ile uzaktan yakından alakası bulunmuyor. Bunların hacmine bakarak da ağırlığı konusunda yanılmamak gerektiğini söyleyen yetkililer, "Bu ürünlerin çoğunda gramaj hilesi yapılıyor. Üzerinde yazılan ölçü gerçek çıkmıyor. Katkılarla kabartılarak hacimli gösteriliyor" diyor. (Takvim)

Kıymada büyük skandal

Written By THA on Saturday, 5 May 2012 | 20:52

A Haber’de yayınlanan Mehmet Ali Önel yönetimindeki Deşifre Programı, yeni bir gıda skandalını gün yüzüne çıkardı.

Programın işlenmiş ET ürünlerinde yapılan hilelerin konuşulduğu bölümünde İstanbul Kasaplar Odası Başkanı Bilgin Şahin, çok çarpıcı açıklamalarda bulundu. Bilgin Şahin, çöpe gitmesi gereken tavuk ve büyükbaş hayvan kemiklerinin, kilosu 20 kuruşa toplanarak, öğütüldükten sonra hazır kıymaya katıldığını ileri sürdü.

Avrupa’da bu kemiklerin başta kedi maması olmak üzere , evcil hayvan yemi üretiminde kullanıldığına dikkat çeken Şahin, maalesef ülkemizde mekanik kıyma olarak vatandaşa yediriliyor dedi. Vatandaşları hazır kıyma tüketmemeleri konusunda uyaran Bilgin Şahin, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın işlenmiş et ürünleriyle ilgili Gıda Kodeksinde yapacağı değişikliğin bu tarz hilelerin önüne geçebileceğini savundu. (Hürriyet)

Al sana 1 liraya döner

Written By THA on Friday, 4 May 2012 | 11:34


Gıda hilecilerinin eli yediğimiz içtiğimiz her yere uzandı. Et, bal, tavuk, sucuk derken, dönerde de oyun arttı.

Takvim'in haberine göre tavuğun kilosu en az 8, kıymanın 20 TL iken, 1 TL'ye ekmek arası döner satanlar, dikkat çekmeye başladı.

NELER KATMIYORLAR Kİ...
Hileciler dönere tavuk eti dışında, sakatat, kemik tozu, tavuk bacağı, paça, inek memesi katıyor. Et dönere ise kafa eti, kuyruk yağı ve sakatat karıştırılırken, etin rengi kiremit tozu eklenerek kırmızılaştırılıyor. Tüm Restoranlar, Lokantalar ve Tedarikçiler Derneği Başkanı Ramazan Bingöl, ekmek arası tavuk döneri 5 TL'den aşağı mal etmenin mümkün olmadığını söyledi.

1 TL'YE DÖNER EKMEK OLAMAZ
1 TL'ye satılan tavuk dönerin içinde et bulunmasının imkansız olduğunu kaydeden Bingöl, "Bu dönerlerde tavuk dışında her şey var. Genellikle soya kullanıyorlar. Martı etinden tavuk döner yapanlar bile mevcut" dedi. Vatandaşı bu tür işletmelere karşı bilinçli olmaya çağıran Ramazan Bingöl, şöyle devam etti: "Bunları sadece satan değil, alan da suçlu. Etin bir maliyeti var. Maliyetinin altındaki fiyatlara şüphe ile yaklaşmak lazım. 1 TL'ye döner olmayacağını artık herkesin bilmesi gerekiyor."

HASTA EDİYOR
Vatandaşların en az yüzde 80'inin yediği içtiği yüzünden hasta olduğunu belirten Bingöl, sağlıklı beslenmeyenlerin başarılı olamayacağını, günlük hayatta performanslarının da düşeceğini sözlerine
ekledi.

BU KADARINA PES
Etteki bir diğer oyun da terbiye sırasında ortaya çıkıyor. Uzmanlar, bazı hilecilerin etleri terbiye ederken ve paketlerken suda bekletip yüzde 20- 25 oranında ağırlığını artırdığına dikkat çekiyor. Böylece bir kilo etin 250 gramı suya gidiyor.

Beyaz "Kuzu eti"ni de yaptılar

Written By THA on Friday, 27 April 2012 | 13:16

Çinli araştırmacılar, beyaz et gibi "iyi yağ" içeren kuzu eti elde etti.

Çinli bilim adamları kuzu etinin genetiğiyle oynayarak beyaz hala getirdiler. Elde edilen bu yeni kuzunun etinde, balık, yeşil yapraklı sebzeler ve fındıkta bulunan kalbi yormayan, Omega 3 gibi "iyi tip" yağ bulunuyor.

Kolesterolü artırdığı inancıyla kırmızı et yemeyenler için iyi bir alternatif olabileceği belirtilen bu yeni tip kuzu etinin kalp krizi ile kalp hastalıklarına yakalanma riskini düşüreceği umuluyor.

Bir çok uzmansa genetik etin etkileri konusunda henüz pek bir şey bilinmediğini hatırlatarak, gıda üretimi konusunda atıldığı söylenen adıma temkinli yaklaşıyor. (trthaber)

Çin'de balık tadı veren kuzu üretildi

Written By THA on Wednesday, 25 April 2012 | 17:00

Çin'de genetiği oynanarak balık tadı veren kuzu üretildi. Bilim adamları Peng peng isimli yavrunun 'iyi yağ' oranını artırarak kuzu etini kalbe faydalı hale getirdi.

Genetik bilimi sınır tanımıyor. Uzmanlar gıda sektöründe 10 bacaklı veya tüysüz tavuklar üretebileceklerini söylerken, Çinli bilim adamları da bu konuda sınır tanımıyor. Genetiğiyle oynanmış kopya hayvanlar her geçen gün artarken, Çin'in Sincan Uygur Bölgesi'ndeki bir laboratuarda dünyaya gelen Peng Peng isimli kuzunun, sağlık sorunu nedeniyle kırmızı et yiyemeyenlere umut olacağı söylendi.

TIPKI BALIK TADINDA
Genetiğiyle oynanan kuzunun normalde kalp rahatsızlıklarına yol açan ve kolesterolü artıran yağı, uzmanlarca 'iyi yağ'a çevrildi. Balık yağı hücreleriyle zenginleştirilen kuzunun yağı da tıpkı balıkların olduğu gibi Omega3 bakımından daha zengin hale geldi. Tadının da balığa benzeyeceği söylenen yeni nesil kuzuların seri üretilmesi halinde, artık kırmızı et de balık eti kadar sağlıklı hale gelecek.

SAKINCALI OLABİLİR
Çinli bilim adamları geliştirdikleri kuzu etinin içerdiği yağ bakımından kalbe zarar vermeyeceğini aksine fayda sağlayacağını söylüyor. Genetik araştırmalara karşı çıkan bilim adamları ise ne kadar faydalı ve ilginç olursa olsun genetiği ile oynanmış bir canlının, orijinal haline göre büyük tehditler içerdiğini ve bunun etkisinin uzun vadede görüleceğini savunuyor. Danimarka'da yapılan araştırmalarda ise geçtiğimiz aylarda tamamen sentetik et üretilmişti. Bilim adamları bu teknoloji sayesinde ileride hayvan kesilmeden istenilen lezzete et üretilebileceğini söylemişti.

DAHA BİR AYLIK BİLE DEĞİL
Pen Peng isimli kuzu 26 Mart'ta dünyaya geldi. Kopya kuzu olarak doğan Peng Peng'in ağırlığı doğum anında 5,74 kilogram olarak ölçüldü. Urumçi eyaletine bağlı Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki bir çiftlikte doğan Peng Peng Çinli bilim adamlarının üç yıllık çalışmasının sonucu olarak dünyaya getirildi. (Milliyet)

Hiperürisemi artıyor

Written By THA on Monday, 23 April 2012 | 23:31

Hiperürisemi kanda ürik asit seviyesinin yükselmesidir ve en çok gut hastalığını tetikler. Normal olarak vücudumuzda günde 600mg. ürik asit üretilmektedir ve idrarla, dışkıyla atılmaktadır. Fazla üretildiğinde ise hiperürisemi oluşur.

Hiperürisemi ayrıca böbrek yetmezliği, şişmanlık, anemi, troit, diyabet, kalp hastalıkları, vücutta laktik asit birikimi, idrar söktürücü ilaç kullanımı, kemoterapi, fazla egzersiz yapmaktan da oluşabilmektedir. Diyetisyen Özlem Sert Aydın

Neden olduğu hastalıklar
*En sık gut hastalığı görülmekte
*Üriner sistem iltihaplanması oluşabilir
*Böbrek yetmezliğini tetikler
*Kalp ritminde bozukluk hatta kalp krizine neden olabilir

Beslenme tedavisi
*Kilo fazlalığı riski %30 artırmaktadır ve kilo kaybı önemlidir
*İdrar rengi koyu ise su miktarı artırılmalıdır
*Alkol tüketimi azaltılmalı, mümkünse bırakılmalıdır
*Gün içerisinde alınan protein miktarı bireyin ihtiyacı ölçüsünde düzenlenmelidir
*Sakatat, sardalya, hamsi, av hayvanları, deniz mahsulleri, ringa, sosis, et sulu yemekler, havyar, mayalı yiyeceklerden uzak durulmalıdır
*Kırmızı et, tavuk, alabalık, sazan balığı, kurubaklagiller, ıspanak, karnabahar, bezelye, bulgur, kuşkonmaz, kuzukulağı, mantar, çikolata, peynir sınırlı tüketilmelidir.

Diyetisyen Özlem Sert Aydın
www.ozlemsert.com

Şekerin gizlediği acı gerçekler

Written By THA on Friday, 20 April 2012 | 01:51

Şekerden kaynaklı hastalıklardan ölenlerin sayısı bulaşıcı hastalıklardan ölenlerden fazla. Hal böyle olduğunda bilim insanları da şekeri zehir olarak nitelemeye başladı. Peki, masum sanılan şekerin altında aslında hangi acı gerçekler yatıyor?

nternetin nimetlerinden faydalanan Robert Lustig isimli ABD’li bir hekim, geçen sene Youtube’dan, pek çok insanın dikkatini çekecek bir video yayımladı. Konuşmasında şekerin zehirden farklı olmadığını belirten Lustig, hazır tatlılarda kullanılan şeker şuruplarının, asitli meşrubatların ve işlenmiş gıdaların insan sağlığına büyük zarar verdiğini söylüyordu. Ve açıkçası video altı yorumlar da Lustig’e hak verir yöndeydi.

Ne var ki, ilki viral olarak yüz binlere ulaşan bilim adamının ikinci videosu tartışmaların fitilini ateşleyecekti. Lustig şekerin zararlarını tane tane anlatırken, sözlerine şeker satışınının tıpkı alkol ve tütün gibi kısıtlamaya tabi tutulmasını ekleyince tepki gecikmedi: Hadi ordan!

Tehlike buzdolabında mı?
Bu öneriyi ilginç savlarla pekiştiren doktora göre asitli içecek fiyatları ikiye katlanmalıydı. Eğer içinde bol miktarda şeker bulunduran kolanın fiyatı artarsa, çocuklar onları bu kadar kolay satın alamayacaktı. Bir diğer öneride ise şekerci dükkânlarının öğleden sonra kapatılması gerektiği yer alıyordu. Dolayısıyla abur cubura susayan öğrenciler, okul çıkışı soluğu bu dükkânlarda almayacaktı. Sonra reklamlar kısıtlanacak, kota sınırı getirilecek vesaire vesaire…

Peki hayatımızın vazgeçilmezi haline gelen şeker, garip kurallarla kısıtlanması gereken bir madde mi? Değilse de, en azından dendiği gibi tehlikeli mi? Her yıl 35 milyon insanın kalp ve metabolizmadan kaynaklanan rahatsızlıklar yüzünden ölmesini göz önünde bulundurursak, bilim insanları ‘Evet, tehlikeli’ diyor. Gerçek şu ki, İngiltere’deki Bristol ve Bangor üniversitelerinde yapılan ayrı ayrı araştırmalara göre, günde iki şekerli içecek tüketmek, insanın daha şekerli yiyecek ve içecek tüketmesine neden oluyor. Yani insanın şeker yedikçe yiyesi geliyor, haliyle vücuttaki doyum oranı azalıyor, bu da bağımlılığa neden oluyor. Aynı araştırmanın devamında bağımlılığın vardığı sonuç da şöyle: Tüketilen bu madde, kan şekeri dengesini bozuyor, yol açtığı değişiklikler vücuttaki enerji seviyesini ve hormon düzeyini altüst ediyor. Bunun yanında damar duvarlarının aşınması ve kalp rahatsızlıklarına zemin hazırlaması da cabası.

Şekerin suç dosyası
Nobel Ödüllü Otto Warburg’a göre şeker kanser hücrelerinin en büyük besleyicisi. Kandaki şeker oranı düştüğü vakit, kanser tedavileri yüzde 50 oranda daha etkili oluyor.

Şeker, enfeksiyonlara karşı vücudun savunma sistemini zayıflatan bir madde. Bağışıklık sistemini birebir etkileyen şeker, mikrobik hastalıklara davetiye de çıkarıyor.

Şeker, mutluluk hormonu olarak bilinen seratonin seviyesini yükseltiyor. Kötü olan ise fazla seratoninin kan damarlarını daraltması.

Obezitenin nedenleri altında şeker yatıyor. Aşırı şişmanlığa neden olabilen şeker, koroner kalp hastalıklarına sebep olabiliyor.
Şeker, karaciğer hücrelerinin bölünmesine yol açarken, karaciğerin boyutunda genişleme olabilir. Yağ miktarı artabilir ve patolojik değişimlere sebep olabilir.

Peki, şekerin bu zararlarından kaçınmak için ne yapmalı? Ağzının tadına düşkün olanlar, lezzetin şeker gibi tatlandırıcılardan geçtiğinin farkında. Fakat sağlık söz konusu olduğunda uzmanların sunduğu ara yola kulak vermekte fayda var. Vücudun ‘hazır şekere’ ihtiyacının olmadığını savunan Robert Lustig, şeker yerine bal ve meyve gibi doğal kaynakların ‘sınırlı’ şekilde tüketilmesi gerektiğini söylüyor. Çünkü şekerin hammaddesi olan kamışlar kimyasal katkılarla rafine işlemine uğruyor, yapaylaşan ve hatta genetiği değiştirilen organizmalardan elde edilen şeker de doğallığını kaybederek mutfağımıza giriyor.

Doğal ve yapay çatışması
Kısaca ‘kararında’ tüketilen şeker sırtımıza bıçağı saplamayı beklemiyor. Uzak durulması gereken, birtakım işlemlerle karbon yapısı değiştirilen ve enzimatik hidroliz yöntemiyle nişastadan üretilen şeker. Bu tip maddelerin tüketimi sonucunda vücudun tanımlayamadığı ve dolayısıyla karaciğerin işleyemediği enzimler ortaya çıkıyor. Bu enzimleri bünye hazmedemiyor, yakamıyor ve sonunda vücutta yağ olarak depoluyor. İşlemin uzun vadede yan etkisi ise bilindiği gibi obetize.

Karaciğerin sentez yapabilmesi ve beyin hücrelerinin beslenebilmesi için şekere muhtaç olduğunu belirten uzmanlar, bu ihtiyacın meyvelerden alınması gerektiğini söylüyor. Kullanabileceğimiz bir diğer alternatif ise bal. Ancak beş kavanozu 100 liradan satılan çakmalardan değil, halis muhlis olanından tüketmek gerek. Zira doğal balın içinde sakaroz, früktoz gibi doğal şekerler bulunuyor. Fabrikasyon ürünlerden ise kaçınmak gerekiyor. Çünkü içinde Lustig’in ‘zehir’ diye haykırdığı yapay tatlandırıcılar var. Nişastanın kimyasallarla parçalanmasından elde edilen glikoz, özellikle kan ve damarlar için olumsuz etki gösteriyor. Tüketildikten sonra hızlıca kana karışan glikoz, koyu ve bal kıvamında olduğu için fabrika ürünü bala ekleniyor. Dünyada şekerden kaynaklı hastalıklardan ölenlerin sayısı, bulaşıcı hastalıklardan ölenlerin sayısından fazla. Her dört kişiden birini etkileyen bu madde, bağışıklık sistemini zayıflatmasıyla pek çok hastalığa davetiye çıkarıyor. Markette elimizi attığımız pek çok ürünün işlenmiş şekerden yapıldığını düşündüğümüzde ise şekerin insan sağlığına etkisi ağzımızdaki gibi tatlı olmuyor.

Şeker değil, işlenmiş şeker zehir
Doç. Dr. Ahmet Erdoğan (Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı):
Ayrıntısına hiç girmeden şekere zehir demek ona biraz haksızlık olur.
Çünkü vücudumuz, işlevini başarıyla yerine getirmek için bir miktar şekere ihtiyaç duyar. Ancak şeker saf enerji kaynağı olduğundan, protein, vitamin ve minerallerin yoksunluğunda bünyeye herhangi bir enerji sağlamaz. Dolayısıyla yağa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu açıdan zararlı diyebiliriz. Bunun dışında şekerin elde edilmesiyle ilgili oluşabilecek birtakım sıkıntılar söz konusu olabilir. En basitinden früktoz dediğimiz, meyvelerden elde edilen şeker formunu ele alalım. Früktozu doğal yollardan ve kısıtlı bir miktarda tükettiğimizde olumsuz bir sonuçla karşılaşmayız. Ancak günümüzde endüstriyel gıdaların içinde yazan früktozlar meyveden değil, doğrudan mısırdan elde ediliyor. Pek çok gıda ürününde kullanılan mısır şurubu, aynı zamanda kronik hastalıkları da salgına dönüştürüyor, bağışıklık sistemini zayıflatıyor. Bununla yetinmiyor, kalp ve damar rahatsızlıklarına da neden oluyor. Hatta geçen sene Fransa ve Hollanda, pek çok gıdada mısır şurubunun kullanılmasını yasakladı. Şu an piyasada bizlere şekerleme diye sunulan ürünler, kola ve diğer meşrubatlar, hatta sağlıklı diye içtiğimiz meyve sularının içinde bile bu işlenmiş şeker bulunuyor. Bu madde vücuda girdiğinde, karaciğer salgıları tarafından parçalanamıyor. Vücuda yağ olarak yerleşiyor. Bilindiği gibi damarlardaki yağlanma tıkanıklıklara, kalp rahatsızlıklarına ve hatta kalp krizine sebep olabilir. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda da işlenmiş şeker içeren ürünleri tüketmek zehir içmekle eşdeğer denebilir. (Radikal)

Banka ve Kredi haberleri

Daha fazla haber